Pozitif stres diye bir şey var mı?

Stress-ZebraStripes

Yazının 1. Bölümünü okumak için tıklayın… Stres yönetiminiz sürdürülebilir mi?

Geçen Cuma Sinan Erdem’de izlediğim André Rieu & Johann Strauss Orchestra konserinin ardından bir düşüncedir aldı beni. Epeyce orkestranın becerisi, takım olarak çalışma yetisi ve sarfettiği emek, sürekli turne ve yolda olma hali üzerine düşündüm durdum. Çünkü bu muazzam gösterinin ardında azim, disiplin, keyif, çok çalışmak, dünyanın en tatlı emeği vardı. Yaptığın işi sevmek vardı! Üstelik bütün bunlar kendinle, bazen zamanla, bazen rakiplerinle, ya da doğanın da itkisiyle mücadelesiz olmazdı, olamazdı! Yani stres hep vardı! Bahsettiğim şiddet içerikli amansız bir üslup değil. Sadece kendimizi zorlanmış ve baskı altında hissettiğimiz zamanlarda içimizden yükselen o korku dolu tsunami büyüklüğünde kabaran ve her şeyi kendiyle birlikte sürüklemeye kalkışan öfke, kullanılmışlık, isyan dalgasından bahsetmek istiyorum. Acaba gerçekten öyle mi?

Doğada hiçbir canlı kendi ortamında dış etkenlerden gelen baskıya ve strese akıllı sağlıklı sağkalım yanıtları veremez ve bu denemelerden hiçbir şey öğrenemezse ölür yaşayamaz.

Bunu kabul ettikten sonra rahatlıyor insan.

Ama… ama … AMA! diyecek gibi oluyorsunuz biliyorum. Bazen ben de öyle oluyorum! Bugün patronum bir ara ”Don’t take it personal!” dedi bir ara. Sağol dedim içimden, tamam, haklısın, kişisel almaya gerek yok gerçekten de. :) Çoğunlukla iş, okul, proje, sınav, eş, sevgili, arkadaş, çoluk çocuk derken biz aslında KİŞİSEL alırız yaşamda olanı biteni! Geriliriz, gereriz! :) Elektrik devrelerinin direnci vardır ya hani! 220’yi yediğinizde ne denli geçirgensiniz o akım içinizden geçtiğinde deriniz yanık mı kokar saçlarınız diken diken midir yoksa ”sürdürülebilir direnciniz” mi vardır ve rahatlıkla göğüsleyebilirsiniz akar gider sizin formunuza pek bir şey olmaz siz sadece bir kanalsınızdır akımın içine dahil olmaz sürüklenmez yanmaz dolayısıyla yanık kokmazsınız! Kişisel almamak böyle bir şey olabilir mi?

Bu KİŞİSEL ALMAMAK (Don’t take it personal) tavrında olabilmenin ve bu türden bir direnç geliştirmenin adam sendecilik ve vurdum duymazlıkla bir ilgisi yok. Tersine, çevrenizdeki olaylara karşı yine duyarlı kalabilir ancak tepkisellik değil etkisellik merkezli tavırları ve eylemleri benimseyebilirsiniz. Herhangi bir konuya bir kişiye tepki vermek yerine merkezinizden ne o kişi için ne de kendiniz için olayı kişiselleştirmediğiniz son derece tarafsız bir noktadan hareketle bir tutum belirleyebilirsiniz.

Restoratif yoga olumlu ve olumsuz stres nedir öncelikle onu ayırt etmeyi öğretiyor. Gelişim için stres gerekli çünkü sorunlara çözüm bulmanın ya da bulmaya çalışmanın, sağkalımın arkasında itici güç olarak stres var. Bir leoparla karşı karşıya kaldınız onun gözlerinin içine bakarak lütfen beni yeme diye yalvarmak ile vargücünüzle kaçıp sonunda bir iki akıllı manevra keşfedip leoparı atlatmak da bir seçenek! Her zaman seçimlerimiz vardır! Sürekli bir şeyleri seçeriz! Uçurum kenarına doğru koş, uçurumun kenarına gelince kendini yere at ve ağaç köklerine tutun, seni takip eden leopar uçurumdan aşağı uçsun, sen sağ kal, hani çizgi film sahnelerindeki gibi! ;) Bu da bir çözüm! Stres altındayken olmayacak şeylere çözüm üretiriz. Bu bizi yaratıcı yapar! Sonra da bir güzel vayyy beeee, ben neymişim deriz! Deriz de… bütün bunlar olurken vücudumuzun hormonal, yani kimyasal yapısı da gökkuşağına döner! Çalışmak gerekli, adrenalin gerekli, dinlenmek gerekli, uyku da gerekli. :)

Okul bitirme projesi, tez yazanlar iyi bilirler, o tezler bir türlü bitmez! Neden? Çünkü kafanızın üstünde Demokles’in kılıcı sallanmaz da ondan! Birileri bizden bilmem ne kaç güne kadar bilmem ne isteyecek ve biz yetiştireceğiz ve dünya dönecek! Yoga eğitmenisiniz, berbat işinizi terk etme hayalleri ile yanıp tutuşuyordunuz, tamam bıraktınız diyelim, fena değil bir öğrenci kitlesi de var oluştu etrafınızda derslerinizi veriyor yeterince gelir de elde ediyorsunuz. Yine de yetişilecek ders programları, hazırlanacak atölyeler, dersler var ve şehrin dört bir yanına dağılmış stüdyolar arasında mekik dokuyorsunuz. Zen bulutlarından aşağı biz ölümlülerin dünyasına pardon cehenneme gerisin geri düştünüz dudak büküyorsunuz, hıııhhhh, hani değişecekti her şey? Stres aynı stres, yoğunluk aynı yoğunluk! Sadece yaptığınız iş değişti. Hatta arada bir öööffff diyorsunuz bu benim en sevdiğim hobimdi, oldu mu sana iş! ;)

Değişmez. Olumlu ve olumsuz stres kaynaklarınızı kişisel olarak kendiniz için siz tanımlamadıkça ve bu tanımlamayı düzgün bir şekilde yapabilmek için zihninizin ve bedeninizin kumaşını tanımadıkça hiç bir şeycikler değişmez! Çünkü algımız değişmez, olaylara, etrafa bakış açımız aynı kalmıştır, tepeden tırnağa bir hayat değişikliği yapsak bile!

Buyrun Restoratif Yoga’ya! :)

Üstelik sanmayın ki Restoratif asanalarla (duruşlarla) çalışıp teslimiyeti, kendini bırakmayı keşfedince işin özü o halde kalmak! Hep ZEN olacağını, kalacağını farzediyor insan. Elbette ki hayır, sadece kendi dört mevsimini daha bir keyifle gerekirse ciddiye alıp gerekmezse hafife alarak yaşama sanatına belki bir adım daha yaklaşmak… Aslında kendimizi bırakıp teslim edebildiğimizde kendi iç sesimizi duymak dinlemek için bir alan açarız. Etraftaki bütün gürültü susar derinlemesine içe dönülür ve eninde sonunda o iç ses fısıldamaya başlar gerçekleri… Bir türlü dile gelmeyen gözünün içine bakılmayan ne varsa usul usul ve azar azar hiç incitmeden sarsmadan dünyanın en doğal şeyleriymiş gibi bir bir önümüze gelmeye başlar. Üzüntülerimiz, sevinçlerimiz, aklımıza takılanlar, hatta bazen bedenlerimize attığımız enerjetik imzalar, mesela öyle bir kovmuştur ki sizi patron hayatınızın belli bir döneminde, bir işyerinden atılırken ya da ayrılırken hissettiğiniz öfke ve mahcubiyet yakanıza yapışır, omuzlar çöker, göğüs kapanır, bir üzüntü ve azap ki imzasını bırakır, ilelebet siz farkına varın diye bekler bedeniniz, bu psikosomatik mahcubiyet ve kendini belki de infaz etme ya da suçlama hali bir bitse de yeniden omuz başlarınız kulaklarınıza doğru çekilse oradan geriye doğru yuvarlansalar ve kürek kemiklerinizin ortası çukurlaşmış böylece göğüs kafesi rahat, boyun rahat, omuzlar ve ense RAHAT! :) Bazen de çok şişer gurur yaptırır insana küçük dağları yaratırsınız ve şişirdiğiniz hayat balonunuz hiç patlamayacaktır göğüs önde çene sivri ve havada bakışlar hep tepeden! ;) Bedenimizi imzalar ve mühürleriz! Sonra gel değiştir değiştirebilirsen bazı alışkanlıkları tavırları?! Zihin ve beden birlikte hareket eder. Biri diğerini pekala etkiler! Farketmek, farkedebilmek bazen bu bile yeter!

Olumlu yani pozitif strese EUSTRESS deniyor. Eustress, endokrinolojist Hans SELYE tarafından tanımlanmış bir kavram. İyi huylu stress kısacası! :) LAZARUS tarafından da tanımlandığı şekilde stres faktörüne verilen ussal sağlıklı yanıt, ardında bıraktığı rahiya başarma ve tamamlanmışlık, kendi içinde tutarlılık ve bütünlük duygusu. EUSTRESS, hayattan aldığınız doyum ve gönenç hissiyle ilgili. Bu ne kadar yüksekse dış etkenleri olumsuz, negatif stres olarak algılama da bir o kadar azalıyor, hayatın getirdikleri ile başa çıkabilme yetisi ile de yine doğru orantılı. Negatif stres, DISTRESS olarak tanımlanıyor. Yoldan çıkmışlık, kurban gibi hissetme, güçsüzlük ve ardından gelen hayattan vazgeçiş, depresyon, yetersizlik gibi duygularla iyice körükleniyor. Aslında depresyonda olan bir kişi oldukça stres altındadır da diyebiliriz, yani olumsuz stresten etkileniyordur.

Dolayısıyla pozitif ve negatif stresi iki kutup, yani uç nokta olarak düşünürseniz siz tam olarak bunun neresinde yer alıyorsunuz? Eğer amaç sıfır yani nötr noktayı yakalamak derseniz yoga ağzıyla o nokta nefesle nefessizlik arasındaki saliselik anda mevcut ve o da zaten varolmamakla eş anlamlı. Kısacası nefes alırken ciğerleriniz dolar, göğüs kafesiniz genişler ve bu diyaframı da hareketlendirerek aslında tüm iç organlara ve bedene bir tür strestir, beden tümden etkilenir. Nefes verirken de yine stres vardır çünkü tekrar beden şekil değiştirecektir, göğüs kafesi ve karın söner. Tam nefes almakla nefes vermenin arasındaki o boşluk hali ise yani ne nefes var içinizde ne de nefes alıp tekrar ciğerleri dolduruyorsunuz, o boşlukta hiçbir şey yoktur, edim yoktur, yaratım yoktur, hareket yoktur. Üstelik, bir miktar pozitif arttığında illa ki negatifle ve yine tam tersiyle sürekli doldur boşalt misali dengelenmeyi arzular, iki kutupluluk bunu gerektirir. Bir de yaşamınızdaki pozitif ve negatif stres yaratan faktörleri (bunlar içsel de dışsal da olabilirler) tanımladıktan sonra bunların hangi durumlarda uygun ve verilmesi gereken tepkiler olduğunun kararlarını da belirleyebilirsiniz. Seni yiyeceğim diyen leoparla burun burunasınız ve bir karar vermeniz gerekiyor hem de hemen! Kaçmak mı? Bir tane burnunun ortasına indirmek ve kendini savunmak mı? Akıllı bir sıvışma yolu mu? Hamleniz ne olacak? Bu kararları daha becerikli ve kendi içsel bilginizin ışığında verebilmenin yolu biraz Restoratif Yoga’dan geçiyor olabilir. :)

Bir dahaki sefere iyi veya kötü bir olayla karşılaştınız bayır aşağı koşup frenleriniz patlamış gibi öteye beriye çarpa çarpa yaralana yaralana mı durup durulacaksınız? Yoksa biraz daha başınıza gelen olaylarla aranıza mesafe koyup KİŞİSEL ALMAMAK koltuğuna kurulup yaşam sinemanıza bir bilet mi alacaksınız? ;)

Çünkü kendi kakafonisini de armonisini de dinleyebilmeli insan, hem de kendinden hiç utanmadan!

Kendinize, nefesinize, bedeninize, ruhunuza yer açın! Bırakın sizinle konuşsun!

Bu Perşembe, 5 Aralık 2013, saat 20:30’da OM Yoga Stüdyosu‘nda RESTORATİF YOGA tanıtımı

Bu Cumartesi, 28 Aralık 2013, saat 14:40’da LUCINA Yoga & Hamile Eğitim Merkezi‘nde RESTORATİF YOGA tanıtımı

Yolunuz düşerse bekleriz… :)

(devam edecek… 3. bölüm: Meditasyon ile Restoratif yoganın farkı nedir?)

restorativeyoga

English lyrics

The town lies under mist
I am up on my mountain
in my black garden
squeezed in between the heavens
in the enclave of my choice
where I am hiding
in Nagorny Karabakh

Once deep forests
mountain chains, maybe ice
a brass-yellow sun
perpetrates a paradise
my sys- or diastole
and between them the moment
borne by the birds
about their business here
in the enclave of my heart
where I lose myself
in Nagorny Karabakh

I climb down the mountain
enter one or another valley
flying flags of every colour
in Mount Karabakh

Two large black ravens
devouring the plums in the tree
I wonder if the other city cares for me
In the enclave of my choice
where I am hiding
in Nagorny Karabakh

Come and pay me a visit
I have unlimited time
and the view is most lovely
over the clouds and the town
in Nagorny Karabakh
Nagorny Karabakh
Nagorny Karabakh

Stres yönetiminiz sürdürülebilir mi?

StressManagement_4

Malum sürdürülebilirlik kavramı pek bir gündemde. Aile hayatı, iş hayatı, hatta hobiler ve pekçok şey illa ki tek bir ağızdan SÜRDÜRÜLEBİLİR davranış ve tutum ister oldu! Yani asla ibresi ortasından şaşmayan, çıldırmayan, fena halde ZEN ötesi küçük Buddhalar, Mevlanalar modunda sonuna kadar KİŞİSEL GELİŞİM ile unlanıp CEHENNEMde kızartılmaya hazır çıtır androidler robotlar misali yaşayıp gideceğiz, öyle mi?

İNSAN olmak bunun neresinde? İnsan dediğin aslında çatlar, patlar, akar ve kokar! Hatalar yapar, hatalarından ders çıkarır, çıkaramazsa bir daha aynı hatayı tekrar eder, sonunda bir bakar ki yanlış olmaktan çıkmış her şey yaşamın kendi dokusu güzelliğine bir ilmek daha atılmış günler örgülenmiş zamanı dokumuş biraz öğrenmiş birazını unutmuş ve en sonunda YAŞAMAK NE GÜZEL ŞEY deyip çıkıvermiş işin içinden!

Şu anda size hayatımdaki eşzamanlı ve her nedense birlikte çıldırmaya dahası beni çıldırtmaya and içmiş tüm olumsuzlukları bir saymaya başlasam oturur birlikte ağlarız. Ve benim sinirlerim bozuk çünkü bugün bir ara ağlarken gülmeye de başladım. Komikti olan biten! Fena değil, ciddi sayılabilecek bir böbrek enfeksiyonu geçiriyorum, inşaat yapmak isterseniz haberim olsun, kum falan gönderebilirim?! ;) Böbreklerin yanı sıra başka deliren şeyler de var, onlar özel. ;)

Her neyse… Tabii daha önce hiç başıma gelmediği için sevgili bedenimin bana attığı çığlığın dilini de bir yandan çözmeye uğraşıyorum ve çözüyorum da. Mesela birinci böbrek kumu döküverdi, bugün sıra ikincide, birincisinde daha çaresizdim, şimdi biraz daha ne yapmam gerektiğinin farkındayım. Kim demiş arada öğrenmek keyifli ya da sancısız diye. Değişim ve öğrenmekte daima yeniden doğum sancısı var. Belki de yaşamın kanunu bu bir yerde. Ağlasam da gülsem de bir orta noktam var. Sakinleştiğim, geri geldiğim, nefesimi hatırladığım. İşte bu ibreyi ortaya çeken şey benim için RESTORATİF YOGA.

Ruhum yedi şiddetinde deprem geçirse tüm hayatım sarsılsa ki çatır çatır sarsılıyor ve de buna ne tarafından baktığım da işin duygu ve algı boyutunu çok ama çok değiştiriyor ben yine de eninde sonunda bu rezaletimin ve felaketimin ortasından savaş muhabiri gözlemciliğinde an be an sana bildiriyorum sevgili okur! Bu bir meydan okuma! Bu bir ORTA YOL inancı! Bu bir her şeyin gelip geçici olduğuna dair SANCILI FARKINDALIK! Ağrıyla nefesim bedenimi yakarken yıkanıyorum adeta, içinde kalmayı seçtikçe ve bedenimi dinledikçe sırtımın arkasında omurgamı boylu boyunca destekleyen yastığın üzerine birazdan tekrar geri döneceğim. İlk yerleşmede söylenecek karnımın iki yanı gerilecek ve sonra yavaş yavaş yerçekimi etkisini göstermeye başlayacak beni kendine çekecek bağrına basacak bütün kaslarım su olup yere doğru akacak ve öyle derin bir teslimiyet bir kendini bırakma hali gelip her yanımı kaplayacak ki suda yüzerkenki neredeyse ağırlıksız bir beden olacağım. Zihnim çığlıklar atacak, önce kalbim deli gibi güm güm göğsümü delercesine vuracak kendinde vurulacak, zihnim daha çok kışkırtmaya çalışacak ve ben hareketsiz ve içinde ve şahit, kalacağım. Durmak en zoru!

Hatha yoga çalışırken bazen zorlayıcı bir asanada kaslar yaprak gibi titrer ya, Restoratif Yoga uygularken kaslar yerine zihin titriyor yaprak gibi çünkü zihin maymun, zihin oynak, zihin kaçak, zihin bazen çok korkak, gitmek bırakmak tozu dumana katmak istiyor havlu atmak… Zihin sürdürülebilirliğin tam zıddı olmak istiyor bazen! Stres yönetiminin karşısında düşman kesiliveriyor, illa ki benliği meditatif ve izleyici tahtından edecek darbe yapacak, yaşamı rayından çıkaracak!

Zihnimin bu aşırılıklarını yakından izledikçe, içimden yorganların altına saklanma isteği daha da çoğaldıkça ve bile isteye zihnimin buyurduğu bu tembel isteklerin tam tersini yapıp hayatta kaldıkça sağlıklı bir ruhsal direnç ve bağışıklık geliştiriyorum böylece.

Bıraksalar yarın gidip doktorumun kellesini uçurabilir, Roma’yı yakabilirim! Belki üstüne gider istifa da ederim! Hatta o da yetmez o kadar haklıyımdır ki çılgınlığımda herkes kötüdür ve ben iyi, kapatırım kendimi eve girerim bir temiz depresyona oh ne ala! Lütfen zararlı atıştırmalıkları ihmal etmeyin, patates cipsleri, kolalar ve fantalar gelsin, yan gelip yatmak, hayatın ne kadar çekilmez ve ümitsiz olduğuna dair ipe sapa gelmez şiirler yazıp edebiyat yapıp biraz da film çekme hayali falan kurmak gerek!

Oysa az önce ne yapıyordum? ve bu yazı kendini dört saniye içinde MISSION IMPOSSIBLE tadında imha edecekken tekrar destek yastığının ve yoga matımın üzerine döneceğim RESTORATİF YOGA duruşlarından bir tanesinin daha içine yerleşip bu anlamsızlığa giderek şaşırıp sonra şaşkınlığımdan da sıkılıp zihnin ötesinde sakin bir vahaya ulaşacağım. Aslında ulaşmama dahi gerek yok çünkü o sakin vaha hiçbir yere gitmiyor, hep burada ve daima orada kalmak mümkün…

Bazen her şeye rağmen acıyla, rahatsızlıkla baş etmede o sıkıntının ta gözünün içine bakmak da gerekiyor, bakışlarını kaçırmadan!

Her şeye rağmen RESTORATİF YOGA! Bu defa en çok kendim için… ve dalga dalga hafifliyor ağrı algısı, beden, yük gibi olan her şey, hafifliyor, omuzlar biraz daha yaklaşıyor yere doğru. Hafifiz… Artık stresle barışabiliriz! :)

…devam edecek (2. bölüm: Pozitif stres diye bir şey var mı?)

Not: Bu panik ve çıldırma noktasına gelip oradan gerisin geri normale dönme rotasında kullandığım yöntemleri keyifle paylaşacağım. Bazılarını ben de yeni yeni keşfediyorum, bazılarını öğrendim ve yavaş yavaş etrafıma aktarmaya başladım. Şunu biliyorum ki yüzyılın ve bu şehrin esaslı konusu STRES! :) İşimiz var yani…

7517665_orig

Çin işi fala kaldım piyangoda kendime çıktım..

fortune cookie

”Şansını dene!”

Her şey bu cümleyi okumamla başladı. Bir akşam işten eve geldim, Çin yemeği söyledim. Sonra paketin içinden çıkan şans kurabiyesini kırdım ortadan ikiye ayrılınca içinden bir kağıt çıktı.

”Şansını dene!”

Peki dedim. Fala inanma falsız kalma. Fikir hoşuma gitti. Bir telefon ettim. Hayat nehrimin yatağını değiştirdim.

”Sana gelecek olan sürprize şaşıracaksın!”

O sürpriz hiç gelmedi. Önemsemedim. Çünkü yaşamın kendisi zaten sürprizdi. Vakti gelmeden aceleyle ve büyük bir sevinçle açmaya coşmaya hazırlanan orkidelerimin üzerindeki tomurcukları ilk farkettiğimde attığım hayret ve sevinç çığlığında gizliydi benim sürprizim. Yaşamın tadı öyle güzeldi ki. Güzel. Hergün yepyeni bir sürpriz. :)

”İsteklerinle arzuların arasında istediğin köprü kurulacak.”

Harika! Daha ne isterim?! İşimde gücümdeyim. Gerisini evrene havale ettim. Beklentisizliğin özgür kanatlarını gerdirdim açtım uçmaya hazırım.

”Bu dönemde derin ve doyurucu bir ilişkinin adımlarını atabilirsiniz.”

Ben de aynen öyle yaptım. Viyana’da yaşarken de böyle bir dönemim olmuştu. Şehirle ve kendimle bir aşk ilişkisi kuruldu. Uzuuun uzun flört ettik. Sonra artık biz ayrılmaz sevgiliydik. Beni sayısız yemeklere, güzelim konserlere, eşsiz sergilere, muhteşem parklara davet etti durdu. Derken bir gün ayrılık geldi çattı. Sonra neyse ki İstanbul beni bağrına bastı. Viyana ile huzurlu ve uyumlu sakin bir ilişkimiz oldu. İstanbul ile kavgalı gürültülü tutkulu kara sevda bir aşka düştük. Hergün yeniye uyanıyoruz ve günü geldiği gibi yaşıyoruz. :) Esas tam bu noktada falımda sürpriz olayı çıkmalıydı!

”Vizyonun hakkında tutkulu ve kararlı olacaksın.”

Evet. Öyleyim. Tutkuluyum. Kararlıyım. Yaşadığım yer olmak istediğim yer, yaptığım iş yapmak istediğim iş, arta kalan zamanımda yaptıklarım, yoga ve yazı yazmak ayrılmaz parçam beni ben yapanlar. Her sabah güne başlarken ve her gece başımı yastığa koyduğumda tarifsiz huzur! Teşekkür ederim! Ey evren, duy sesimi! :)

”Kişisel kaynaklarını daha iyi değerlendir.”

Doğru! Etkin insanlar maddi ve manevi kaynaklarını da etkin kullanıyorlar. Zamanı, parayı, yaşam enerjisini tasarruflu ve akıllıca kullanmakta fayda var. Tutku ve etkin yaşam insanı kişisel vizyonuna doğru hızla götürür, lokomotiftir ve disiplin şart!

”İş yaşamında radikal kararlar alacaksın!”

Aldım. Hatta kendimi şaşırttım. Eskiden şaşırırdım. İnsanlar nasıl olur da her sabah robot gibi kalkıp aynı işe giderler ve bunu belki yirmi yıl boyunca tekrar ederler?! Anlamazdım. Çünkü ben iki yılda bir taşınır, hemen hemen iki ya da üç yılda bir proje bitirir ve bir sonraki yaşantıya geçerdim. Birbirinden kopuk, coğrafyası geniş, dostlukları derinleşecekken araya her daim fiziksel mesafe giren, göçebe bir hayat tarzı kısacası. Ev dediğim yer iki ya da üç haftada bir koca bir bavul dolusu kirli eşya ile dönüp dolaşıp uyumaya geldiğim yerdi. Evden çok otel odası da denebilir. Hooop bir bakmışım kendimi paketleyip yeni bir dalga maceraya doğru yollardayım. Eskiden ben hiç durmazdım. Şimdi etrafımda hiçbir şey durmuyor. Bazen her şey çıldırıyor! Uzun derin nefesler alıyorum. Sanki suyun altındayım. Sesler uzak, her şey bir anlığına uzaklaşıyor benden. Duruyorum. İzliyorum. Hem içeriyi, hem dışarıyı. Dıştakinin içime olan etkisini, içimin dışarıya olan etkisini. Önceleri dışarının bana olan etkisinin çok daha farkındayım, bu çok kolay çünkü. Son zamanlarda yavaş yavaş kendi etkimin dışarıya ne yaptığını farketmemle birlikte minik ampuller yanıyor aklımda çok kısa sürüyor bu sulandırılmış aydınlanmalar insan hemen kendini alışıldık davranış kalıplarında buluveriyor. Ne olursa olsun aslolan farkındalık ve samimi içsel diyalog kendinle yürüttüğün. Ne bedenime, ne ruhuma ne de zihnime kızmamın bir anlamı yok aslında? Öyle ya niye birbirleriyle kavga etsinler ki? Kazanmanın ve kaybetmenin ötesinde bir yaşam alanı var. Bundan eminim! Kendi ihtiyaçlarımla dışarının ihtiyaçlarının dengelendiği anlar var. Hatta seçmek seçebilme özgürlüğü daha doğrusu seçimler yapma sorumluluğu var. Özgürlüğü sorumsuzlukla karıştırmamak gerek. Dolayısıyla her ne karar alıyorsam, alıyorsak bunun neleri değiştirme gücüne, etkisine sahip olduğu hakkında da bir fikir sahibiyiz demektir öyle değil mi? Nasıl karar verir, karar alır insan? Dışarının etkisine ve manipülasyonuna göre mi? Tamamen dışarıyı boşlayıp yalnızca kendini dinleyerek mi? Ya da dışarıyı ve içeriyi son derece nesnel bir gözle izleyerek ve üçgenin bütün köşelerini dolaşmış olarak mı? Nasıl?

”İsteklerinle arzuların arasında istediğin köprü kurulacaktır.”

Neee? Yeniden mi? Demek öyle? İsteklerimle arzularım birbirinden farklı şeyler mi? Gerçekten mi? Dilimden dökülenler isteklerim kalbimin gizledikleri arzularım mı yoksa? İsteklerim gündüz vakti zihnimin avlusundan dört bir yana havalanan güvercinler, arzularım gece yarısını geçince mezarından kalkan ve avını çağıran yarasalarım? Gündüz peşinde koştuklarım Madonna’nın Hung Up parçası ritminde istikrarlı gece gözünün içine baktıklarım Gotan Project’in Una Musica Brutal tadında… Düpedüz kendimden saklanıyorsam eğer ve yüreğimin siyah kadifesi dudak büken kırmızısı ve şehvetim taşıyorsa içimden ve her sabah uyandığımda tüm yasaklarımı çekmecelerimin içine gelişi güzel ve dağınık tıkıyorsam yeniden… İsteklerimle arzularımın arasında kurulacak köprünün aksını taşıyacak sessiz kuvvet içimin hangi milimetrekaresinde merkezlenir çekirdeğim nerededir? Zihnimde mi? Yüreğimde mi? Yoksa göbekdeliğimin biraz altında bir noktadan içgüdülerimi kullanarak mı alırım kararlarımı? Kim hükmeder gündüzüme geceme? O köprüyü inşa etmek istiyorsam harcını neyle nasıl karsam? Ne yapsam da köprüyü kursam?

”Yapmak istediğin şey için düşünerek karar ver.”

Orta yolu seç diyor bana. Hmmmmm… Zihnimin, yüreğimin ve midemin oralardan gelen içgüdü merkezimin oluşturduğu üçgenin ağırlık merkezini ara bul diyor… Zihin farklı düşünür, yürek başka, içgüdüler bambaşka… Hepsinden gelen bilgiyi ilhamı kararak bir harç yapsam köprünün ayakları için bir temel kazsam?

”Çalışmalarında estetik ve duygusal yönlerini ortaya koyuyorsun.”

Duygu ve estetik olmadan yaşam nedir ki? En büyük estetik yaşamın geometrisinde gizli. Hangi yöne bakarsam bakayım her yer matematik ve oran ve denge… Duygu düzenden mi kaostan mı gelir? Her ikisinden de. Düzenler kurup onları bozmaktan, bazen duyguları kontrol altına almaktan bazen zihni… Hepsinin birbirine teğet geçtiği alanda ne olur peki? Nefesle nefessizliğin arasındaki o biricik kısacık anda ne vardır? Yaşamın ve ölümün eşzamanlılığında pause düğmesine basınca, ne olur? Boşlukta asılı kalınca?

”Duyarlı yapınla ideal bir sembol gibisin.”

İdoller kırılmak semboller anlatmak duyarlılık idrak için. Her şey ve hepsi yaşam için. Olmak ya da olmamak demiş üstad. Hepsi ama hepsi bunun için.

”Hoşlanmadığın konulardan kendini arındırmak isteyeceksin.”

Bırakılacakları bırakıyorum. Elimle yaptıklarımı elimin tersiyle bozma silme ve her şeyi sil baştan varetme gücüm var gücümü tanıyor biliyor kabulleniyorum. Büyük sorumluluk. Nasıl kullanacağım?

”Vizyonun hakkında tutkulu ve kararlı olacaksın!”

Çift dikiş gidiyoruz! Peki! Anladım! Olacağım! :)

22 Kasım 2013

hazır cevap!

294073145_640

Ahhh dedim, ahhhh! Durmak istiyorum! Bu çok fazla! Hayır, kapanmam lazım, kabuk kabuk örtmem lazım her yanımı, dokunmayın, rahat bırakın! Derken bedenim de katıldı bu isyana, bana sağlığın önemini çok kısa ve şiddetli bir mesajla hatırlatıverdi, uuufff dedim, tamam anladım ama bu zamanlama? Sana mı soracaktım yani dedi haşin! Sen bana soruyor musun ki beni dinliyor musun ki, kafanın estiği şekilde takılıyorsun, kah gece üçlere kadar ayaktasın, gözlerin düşecek okumaktan yazıp çizmekten, sırtın inim inim inliyor, boynun çarpılmış, daha hala parmakların klavyeyi dövüyor, çok umurundaydım sanki, görürsün sen! Bak sana neler edeceğim! Teşekkür ederim, yaptın yapacağını! Hayır bin Çarşamba bir Pazar’a sığmıyor biliyorsun bak daha önce de başımıza geldi, bi rahat dursan az biraz dişini sıksan ne olurdu sanki?!?! Şımarık şeyyy sen deeeee!

Tanıdık geldi mi? Bu benim zihnimle bedenimin arasındaki tipik diyaloglardan bir tanesi… Arada yüreğim cesaretini toplayıp ürkek ürkek karışıveriyor söze, ah canıııım, ah güzeliiiiim, neler olmuş sana, gel dinlen azıcık da koysan başını yaslasan şuracığa, dinlenmen lazım ama… Ben bakarım sana… Zihnim saldırıyor kudurmuş bir kere! Bütün bu gürültünün patırtının ortasında bedenim inim inim sızlıyor bir yandan! Evet, bu Salı ve Çarşamba kısa yoldan cehenneme bilet almıştım gittim geri geldim! ;) Fena halde dersimi almış olarak hem de! Şiddetsizlik haaaa? Al sana Ahimsa öyle değil böyle öğrenirsin işte birinci elden deneyim… Tamam mı canikom? Öyle her şey kağıt üstünde muhteşem! ;)

Sonra yoga dersim vardı, hiç ama hiç istemiyordu canım, gittim karmakarışık ve bütün içtenliğimle içim dışıma karışmıştı unufak olmuştum da tozdum dağılıyor ayrışıyordum ama ders planım vardı o zaman tamamdı. Vardım stüdyoya ve dedim plan yapmıştım ders planı ve şimdi plansızlık zamanı! Yüreğimin içinden geleni çıkarttım kendimden partnerli restoratif yoga dökülüverdi ortalığa istedim ki güven iletişim ve paylaşmanın sükûnu kaplasın içimizin okyanusunda yüzmek keyifli gelsin ruhumuzun dalgaları yalasın ayaklarımızı usulca ve kendi kıyımızda duralım biraz… duralım…

Sonra… Çarşamba sabahı kulağıma küpe takarken küpeler hakkında bir anım var dudağımın kenarı büküldü ve aklımdan bir düşünce kayıverdi geçti gitti… Ööööffff, dur bakalım bu küpelere ne zaman bir şey olacak dedim!?!? Dedim ve derken öğleden sonra bir ara ofisteyim, tam bir toplantıya katılmak üzere çıkacağım aynada kıyafetimi, saçımı başımı, makyajımı falan inceliyorum, bir baktım küpelerimde bir tuhaflık var, aaaaaaa???! Nasıl yani?!?! Bir tanesinin sallanan ufak inci topu eksik?!?! Kopmuş düşmüş?! Haydaaaaaaaaaa! Şşşşşttttt evren kardeş, sen cidden bu işin ayarını kaçırdın ama artık bak?! SECRET dedin tamam dedim ama bu biraz fazla olmuyor mu? ;) Hıııııı? 

Sonra… Sağlık toparlandı hızlıca neyse ki… ve bugün sabah bir ara bedenim fısıldadı bana dedi ki ahhhhh şu Cumartesi günkü özel yoga dersleri de olmasa? Biraz yan gelsek yatsak tembel olsak? Ahhh dedim, keşke. Verdik bi kere söz, dönülmez artık… Derken saat sabah 11:00 civarı hoooop bir e-posta! Aaaaaa?!?! Bir baktım sevgili Rus öğrencim yazmış, bak ekteki resme dün akşam Voleybol oynarken neler oldu! Baktım, aaaaa?!?!?! Düşmüş bacağını kırmış, alçıda bacak fotosu çekmiş yollamış!?!?!?! :( Hey Allahım! Sevgili evren, kainat kardeş, şşşşşşttttttt, sana diyorum, yahu ben şu ders iptal olsa derken bunu mu kastettim?!?! Nasıl yani? :-o

Sonra öööfffff içim sıkışık ayaklarımı sürüye sürüye gittiğim toplantıda aldığım bir haber?! Şaşkınlıktan otura kalıyorum koltukta, katiyen kalkamıycam, çekici çağırın sonra eve atsın beni?! Ayyyy demiştim bir önceki gece, keşke sessiz sedasız şöyle bir boşluk oluşuverse kendiliğinden, Teoman şarkı söylüyor, kuşlar ayak izlerini yesinler diye, peki, ekmek kırıntıları bırakıyorum sessizce yok olsunlar diye, sorun değil, kabulum, rahatım, müthiş bir huzur gelip yerleşiyor göğsümün tam orta yerine, elimi uzatsam boynundan kavrayıvereceğim, atak ve haşin, kıracağım, çıt sesi duyulacak, küt diyeceğim, kütttt, nokta.

Peki diyorsun, peki. Duyduklarıma inanamıyorum, nasıl yani, her şeye bir cevabın var! Çünkü benim her şeye bir cevabım var! Evetlerim evet, hayırlarım hayır! Işığım titremiyor karanlığına yıkılıyor kapına dayanıyor artık saklanamazsın çok geç gün ağıracak!

21 Kasım 2013 – Hayır!

Akhilandeshvari..

2013-11-17_211401

Eskiden kırılmaktan korkardım.

Sert kabuğum kırılıp paramparça oldukça

içimin yumuşakçası

nasıl zarif ve nasıl kendinden emin

nefes alıyoruz

tenimiz

yüreğimiz

güneş görüyor.

Korku timsahının üzerine binmişiz

bütün kötü düşler su olup akıp gidiyor.

Teşekkürler.

Minnettarız.

17 Kasım 2013 – Akhilandeshvari’ye…

 

sükût..

42-17048810

Sessizliği seviyorum. Uzun süre susmayı. Ne kendi sesimi ne de seninkini duymamayı… Günü batırmayı gecenin kadifesinin içine yayılmayı… Sessizce olmayı. Samimiyetim kelimelerimde değil suskunluğumda, sana asla söylemeyeceğim her şeyde gerçeğim. Varoluşumu açıklamadığım gibi özür de dilemiyorum senden. Yalnızca uzuyor aramızdaki sessizlik gölgelerle birlikte zamanın saçları uzuyor git gide… Aklından geçenleri merak etmiyorum bilmeme gerek yok çünkü kalbinden geçenler gözbebeğinin ucundan damlıyor ve tüm beden dilin bana kendini anlatıyor sessiz hikayeni yazıyorsun hiç farkında olmadan neler neler anlatıyorsun bilsen… Bazen öyle bir duruşun var ki fazla korkusuz o zaman ben korkuyorum korkusuzluğundan uzağa kaçıyorum çünkü uykuyu özlüyor bedenim güvende olmayı yanımdaki bedenin boyunduruğu altına girmemeyi ihtirası arzu nesnesi olmamayı açlığından geçmiş tenin çıkardığı yangının içinden düşürdüğü taşların bazısı eskiden ihtiyaç duyduğunu sandığı ama aslında ihtiyacı olmadığı şeylermiş hepsi ama hepsi birer birer eksilmiş hayatından ve giderek hafiflemiş… Bir varmış bir yokmuş…

Açlığın doymuş, haklı ve doğru olmaktan vazgeçmişsin, insanları incitemezsin, herkes incinip incinmeyeceğine kendi karar verir, ruh ve can sonuna dek savaşır her savaşı kazanır gerekirse. Çünkü bütün mesele olmak ya da olmamak! Üstü örtük sözlerimin, öznesi kayıp hikayemin, nesnesi yitik yüreğimin… Suskunum. Sessizliği seviyorum. Anlatmamayı ve anlamamayı ve anlaşılmamayı. Seviyorum. Çünkü korkuyorum. Sana hiç güvenmiyorum. Zihnimin fısıltılarını bana aynalıyor gibisin. Kilit üstüne kilit vurdum anahtarı da bir kör kuyuya attım ki unuttum. Ve hatırladım. Kendimi. Renkleri. Nefesi. Yaşamı. Sokağı. Sonbahar yapraklarını. Sen gitmeden giden olmaya and içtim. Bir daha sözlere kanmamaya, söz alıp söz vermemeye. Misafiriz birbirimize eşkiya değil. Hangisini çağırıyorsun şimdi? İçimden çıkıp geleceğim. Yağmaya geldiysen yüzleş yüzlerce Savaşçım alaşağı edecek seni. Kim kimi çağırıyor? Ve bunların hiçbiri senin benim yüzümüzden değil, söylüyoruz şarkımızı… Kah önceki hayatlarımın tekinden sızısı kalmış omzumda bir ok yarası, at sırtındayım rüzgar yüzümde, ben ölürken sen doğuyordun, iki çingene bir yol ayrımında karşılaştık bekliyoruz ne kalmak ne de gitmek günle gece eşit ve sessizlik kaplıyor her yanı boşluk açılıyor koca bir evren sığıyor aramıza susuyoruz evet yaşamak güzel ve korkarım büyüsü kalmayacak çünkü birimiz bu sessizliği dayanamayıp bozacak yaprakların rengi solacak sonbaharda çıkardığım yangının üzerine korkarım serin inatçı yağmurlar yağacak hava surat asacak oynayan kaldırım taşlarının altına birikmiş çamurlu sular üstümüze sıçrayacak ve hayatın gündelik sıradan grisi bulaşacak elbiselerimize oysa içimizdeki çimen taptaze…

Sessizliği seviyorum. Çünkü konuşursam birbirimizin hayalkırıklığını besleyip bir ejderden evcil hayvan olmayacağını çok geç farkedeceğiz. Sanırım imkansızlık düşünü gördükten sonra birimiz hareket edecek ve yürüyüp gidecek birbirimizi ıskalayacağız böylece. Çünkü konuşacaksın, konuşacağım ve hep açıklamalar olacak… Sessizliğin sükûnu ve güveni yarına ötelenecek yarınlar hiç çıkıp gelmeyecek……… ve sen yine yeniden açıklamaya çalışacaksın kendine bana hayata ve diyeceksin ki kimseyi üzmek istemiyorum aslında ve en çok kendin üzüleceksin yaşamın yelelerinden tutup asılmadığına. Çünkü yorgunsun, bıkkınsın ve gelemez olamazsın. Her şey fazla zor… Dağlar yerinden oynamaz ya? Hepsinin içinden üstünden akıyorum su olmuşum maviyim ve engin derin ve sessizim… Bazen özlüyorum seni o zaman içime sığamıyorum bağrımdan bir inci çıkarıyorum. Bazen unutuyorum seni günlerce o zaman yaşam bana dost sana düşman. Her şey yer değiştiriyor sıramızı savıyoruz. Senin kolayın benim zorum. Defterler önümde, kitaplar önümde, bir türlü kapağını açamıyorum. Sevgiye kaçamağım. Zihnim efendi yüreğim köle…

11 Kasım 2013 (Not: Bu yazı meditasyon hakkındadır…)

uyar mı?..

doodle_9dd128_2219553

Önce kapattığım bütün defterlerin, kitapların kapaklarını açmam için yardım et… Vazgeçtiklerimi  hatırlat. Hayatın gözlerinin içine bakmayı unuttuysam ve gözlerim hep kaldırım taşlarını sayarak yürüyorsam sokaklarda hız kesmeden varacağım yere varmayı düşünürken ve arada kaçan bir dolu yaşam, hatırlat ki gözlerim tutuklu kalsın, baksın, bakınca görsün ve ana geri dönsün. Nefesimi tutuyorsam bırakmayı hatırlat! Hatırlat ki olabileyim tüm şiddetim vahşetim topraklansın sarkacım sallanmaktan bıksın ve kendi orta yolumda tekrar bir adım atayım, hatırlat! Bütün bunlar olurken çok sessiz ve sakin durman gerekiyor etrafını kuşatan deli bir kasırgayım eseceğim seni yerle bir edene dek çünkü hangi maddeden yapıldığını görmek istiyorum hemen dağılıp dağılmadığını ufalanıp ufalanmadığını yellerin seni alıp götürüp götürmediğini çünkü benim özüm TOPRAK yaksan da sürsen de eksen de biçsen de kendi kendini yenileyen kendinden doğan durağanlığında içine kabul ettiği her şeyi gerisin geri senin yüzüne kusacak olanım, hatırla ve hatırlat! Çirkinliğimin içindeki güzelliğimi görüyor, şarkımın içindeki çığlığımı duyuyor, uzağımdaki yakını hissediyor, kendi yolunda olmaya her ne pahasına olursa olsun devam ediyorsan ve özgürlüğün bir mücevherse ve kendini buna layık bulmuyor, altında eziliyor ve kendine acıma duygun yükselip seni yutuyorsa henüz uykulardasın belki uyanacaksın ama olur da bu gücü kendinde bulursan, kendi dağını yerinden oynatmaya karar verirsen, değişmekten dönüşmekten korkun olmazsa ve yaşamak her zamankinden daha güzelse kimseye bağlı olmadan neşesi kendi yüreğinden yükselir güneşin doğarsa kendinden… Hatırlat!

Uyar mı? ;)

08 Kasım 2013