rüyadan uyanmak..

”Ben çok büyüğüm. Bütün çelişkileri barındırıyorum.” [Walt Whitman]

Aylardır, hatta belki de yıllardır beklediğim şey, bir anda oluverdi. Beklemek, beklentiler yıpratır, hayat vitesi boşa alıp da yola kendini bırakınca daha çok keyif verir. Unutuyorum, unutuyoruz.

Bıraktım. Rüyadan uyandım.

Farkettim ki bazılarının dünyasında hiç sevgi yok. Sarılmak yok. Dokunmak yok. Gözyaşı ve kahkaha yok. Bir şekilde kendini bunlardan mahrum edersem adam olurum inancı kökten yerleşince eğer maddesi su değilse buzu eritemiyorsun.

Ya öteki kutuptakiler? Kendi eksikliğine ve yalnızlığına, tek başına kalırsa perişan olacağına dair yine köklerine işlemiş inancın pençesinde özgürleşmenin kendi kanatlarının ve yüreğinin gücü yettiği kadar olacağını tamamen unutmuşlara ne demeli?

Beklentilerimi, kendimden ve onlardan, bıraktım. Beklentisizim. Rüyadan uyandım.

Beklentisizliğin ikliminde zaman yaşam coğrafyamın kızgın kumlarına temas eder etmez buharlaştı. Canım isterse yağmur yağabilirdi artık. Geçenlerde Taksim-Cihangir tarafına inen şiddetli doluda ayaklarım buzlu suların içinde üşürken bir yandan da içimden taşan hayranlığı gizleyemedim, belki eve daha erken gidebilirdim. Ya hasta olursam düşüncesine boşver olursam olurum dedim. Fındık büyüklüğündeki tanelerin kamçılaması, yere düşenlerin zıplayıp sokak lambalarının yarattığı ters ışıkla küçük su bombaları yaratması, her yer bir anda bembeyaz, yapamazdım, endişelenemezdim, çünkü o anı yaşamak çok değerliydi. Muhtemel iklim değişikliğinin sonucu bir doğa olayı ki torunlarım olacak olsa anlatırdım o derece tuhaf ve izlemeye değerdi.

Bıraktım. Hasta oldum. Nezleyim. Olsun. Mutluyum. Rüyadan uyandım.

Gözyaşım, kahkaham, şiddetim, sessizliğim, fare korkularım ve aslan cesaretimle burnumu çeke çeke tam da şimdideyim. Ama bak ne olur uzaktan öpüşüp görüşelim!

Hayat tuzdan ve baldan ibaret! Hücrelerimizin sınırları duvarları için tuz lazım. Hep tatlı yenmiyor. Hep de tuzlu olmuyor, dilimize bal çalmak da lazım!

O kadar beklentisizim ki bir rüyadan uyandım adı yin ve yang.

Uzak coğrafyanın takıntısı, toplumun dayatması, gelecek endişesi, geçmişin travması hepsini bir kutuya koydum kilitledim Boğaz’ın serin sularına bırakıverdim.

”Zihin ne kadar darsa o kadar tutarlıdır ve çok genişse içine her şey girer – ışık oradadır, karanlık oradadır, Tanrı oradadır ve Şeytan da, bütün ihtişamı içinde.” [Boş Kayık: hiçlikle karşılaşmalar / çarpışmalar, Chuang Tzu öyküleri üzerine yorumlar; OSHO]

söyleyeceklerin dört kapıdan geçsin..

Dilin, konuşmanın da bir yogası var. Hani ağızdan çıkanı kulağın duyması meselesi. Tatlı dil dediğin yılanı deliğinden çıkarır ya hani?

En çok sevdiklerimize keskin kılıç kesilir şu dilimiz. En alttakini en üste söyleriz. Nazımız geçer biliriz. Bazen düşüncesizce konuşuruz. Hatta kimimizin tatlı söze alerjisi dahi vardır, kendini layık görme görmeme sorunları… Tatlı dil hele de içten ve samimiyse kıymetli hediyedir, oysa bazımıza hakaret gibi gelir. Kimimiz bir iltifatı güzel sözü çok görürüz.

Sözcüklere değil de onu söyleyen sesin müziğine tınısına kulak kesiliriz aslında. Kalbin içinden geçeni dilden çok ses söyler. Dil sözcükleri eğer büker pek bir yalancıdır, bayılır gerçekleri çarpıtmaya, hatta bazen ruhu pelerininin içine alıp sarıp sarmalayacağını sanır, aman kimseler görmesin, anlamasın, saklansın!

Sufî geleneğe göre söylenecek ne varsa onu dört kapıdan geçirmek lazım gelir.

– gerçeği mi yansıtıyor?

– gerekli mi?

– uygun zaman mı?

– nezaket ve merhametle söylemek mümkün mü?

Eğer bu dört kapının birinden dahi geçemediyse söylenecek söz söylenmesin daha iyi.

Yoga’da satya prensibine dönecek olursak çoğumuz kendi doğrumuzun, ya da gerçekliğimizin şarkısını söylemeye çalışırken bir yandan da bunu başaramamanın bedensel endişesi hatta depresyonuna yenik düşebiliyoruz. İçimizde uçurumlar derinleşiyor açılıyor.

Bhagavad Gita gerçeği konuşmanın karmaşıklığını takdir eder. Krishna, Arjuna‘ya der ki: ”Konuşmaya dair tapas şudur. Sözlerin sıkıntı yaratmasın, dert getirmesin; doğru, sevgi dolu, faydalı olsun ve kendi içine döndüğün araştırmalarından beslensin.” [17:15]

Her şair, dilin iflasından nemalanır. Anlama dair her an seçimler yaparız. Kimse bizi yönetmiyor. Dolayısıyla gerçekler bizim sorumlu olduğumuz seçimlerimizden ibaret.

Sanırım esas iş bedeni, hatta zihni çeşit çeşit asana (yoga duruşu) ile pozlandırmaktan ziyade diline hakim olmakta! Dilin yogası belki de en zor yoga!

Otis abinin yok mu bi Otis ablası?

Gırgır okuyarak büyüdüm. Oğuz Aral’ın dergisi her hafta Çarşamba çıkacak diye yüreğim küt küt atardı, bizim evden eksik olmazdı. Dün T. ile sohbetlerdeyiz, güzel bir lafı oldu, ben Leman ve bu mizah dergilerinin kültürüyle büyüdüm, dolayısıyla ”erkek” zihnin içinden geçen cinsiyetçi ve kadını nesneye indirgeyen kullanmak isteyen lisana aşinayım. Doğru, ben de öyleyim! Dahası, artık onun bir de ”kadın” versiyonu mevcut. Bayan Yanı falan yayınlanıyor ama cinsellik içeren küfür dolu kıvama kavuşması için kırk fırın ekmek yense de yetmez çünkü bu bir oldum oldurdum meselesinin ötesinde bir durum. Gerçek düşüncelerini söylemek kadınlara her daim yasak! Sansüre boğulmuşuz ve o kadar sesimiz kısılmış ki haliyle arada bir şamar yiyince hatırlayıveriyor insan, hoooop bir bakmışsın yörünge adam akıllı kaymış. Yok beğenecek, yok sevecek, yok isteyecek, ıdı vıdı bıdı! Merkeze dönüş istiyor yürek haliyle.

Bir yoga ile kendini keşfetme güncesi olan Talasana bloğunda Otis abinin ne işi var derseniz, bence çok var! Öncelikle bu bloğun yazarı olarak bir kadın sesiyle yazıyorum. Yok, henüz daha fazla aşamadım, hormonlarımla ve kadın bedenimde mutlu mesut gayet kadın kadın kaleme alıyorum yazıları, cinsiyetsiz kuru yazılar çıkmıyor benden. Yoga ile ilgisi böyle iki saniyede bir sadece cinsellik düşünen hani neredeyse masa bacağı kıvrımlı diye orgazm olacak bir erkek egemen toplumda (bakarsınız ilerde, biz görmeyiz ama, bunun bi de anaerkil versiyonu olur) yaşarken enseyi karartmadan sağlıklı ilişkiler kurabilmenin zorluğunda gizli. Yok, merak buyurmayın, çarşafa falan girip de kapanacak değilim. Ancak bir yandan da dönem dönem üstüme çökelen aptal toplumsal yargıları da bertaraf etmekten bünye haliyle bitap! Dahası en çok spiritüel erkekten kaçacaksın bu dönemde, hem de ardına dahi bakmadan! Yok mu şu hayatın bi kestirme yolu? Hele de ilişkilerin? Yatalım kalkalım düşelim kalkalım… Yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz bi bakmışız tamam! :)

Otis abiye ve kafası o mantıkta çalışan zihniyetlere gelsin o halde…

İlan-ı aşk da neymiş, o çocuklar içindir!

Seninle yaşlanmak istiyorum diye bir martaval hiç duyulmamış görülmemiş!

Romantizm yalnızca kitaplarda ve filmlerde olur, bu da böyle bilineymiş!

Bence Otis abinin bir de Otis abla versiyonunu da çizmesi lazım birilerinin! ;) Çizim yeteneğim çöp adamın ötesine geçseydi vallahi denerdim!

Yeah, ok, ciao!

Not: Depresyon dediğin kırk yaş altı insanlar için geçerlidir, ayol büyüyemediniz mi siz hala?! Aloooo! ;)

ezberi bozmak..

Öncelikle kendiminkileri. Bu hafta iş güç arasında arka planda düşünmüş taşınmışım bir fikirden ötekine. Bazılarını düşürmüşüm taşınırken yararsız demişim. Öyle… İnsan ezberini bozamaz çoğunlukla. Şartlanmışlıkları vardır. Özgürlüğü elde ettiğimizde şaşırırız, hiç oynamadığımız bir oyuncaktır, hatta Samurai kılıçları kadar keskin. Bu özgürlük denen kılıçla kah kendimizi kah başkalarını yaralar dururuz. Uzun süreler kınında dinlenirse manası başka, çok fazla kesip biçerse başka!

Bu haftanın en büyük dersi insan doğasının sırf egodan ibaret olduğu idi.

Marco Polo ve Sifu aralarında konuşuyorlar.

Polo, üstadına diyor ki, ”Beni bir dost gibi gördüğünü ve kolladığını biliyorum.”

Sifu yanıtlıyor, ”Dünyanın en büyük külfeti.”

Tao‘nun en büyük yan etkisi, belki yoganın da öyle, bizleri izleyici kimliğe büründürmesi ve dünyayı, olayları, insanları, hatta kendimizi bir film gibi seyretmemizi sağlayarak her türlü dünyevi acı ile araya bir tür izolasyon malzemesi çekivermesi. Ya da biz çekirgeler bunun böyle olduğunu sanarak çok büyük bir yanılsama içindeyiz. Hani bir yerin ağrır hemen ağrıkesiciye sarılırsın ve geçiştirirsin, uyuşmak rahattır. Meditasyon, Tao ve Yogayı da bir hap gibi ”kullanmak” mümkün. Oysa ki amaç bambaşka, elbette biz farkındaysak. İnsanın kendi farkındalığı ölçüsünde amaçları oluyor. Küçük ya da büyük, dar ya da geniş yaşamak mümkün. Başkasının darı kimisine geniş, küçüğü kimisine çok büyük… Eğer Tao ya da Yoga bu şekilde gündelik hayata tezahür ederse, duygular yok sayılırsa, bu sığlıktan başka bir şey değil. Çünkü kendi insan doğamızı inkar eden dogmatik kuklalardan başka bir şey değiliz o zaman. Dahası duygusal zekayı da reddedebiliyoruz. Oysa farklı zeka türleri var fiziksel ve enerji bedenlerimizde. Hepsinin kullanım amacı da yeri de birbirinden farklı, aslında birbirini tamamlar uyumlu bir sistem olarak tasarlanmış. Hepimizde dengeler öyle veya böyle bozuk. Her neyse, özne biziz. Bencil ve birinci tekil şahıs kendi kendimizle sohbetlerdeyiz…

Benim merak ettiğim, Tao, Yoga ve diğer spiritüel öğretilerde duygunun merkezinin, yani duygusal zekanın başına gelenler… Yüreğin de kendine has bir egosu var, kibir, nefret, sabırsızlık ve zalimlik! Bunlar aşılır mı? Aşınca, ya da aştığını sanınca, sevgi, merhamet, doğru, yanlış gibi kavramlara ne olur, yaşamlarımızdaki izdüşümü nedir?

Taocu gelenekte her özne hissettiklerinin sorumluluğunu alır, üstelik bu duyguları tetikleyen dış etkenler her ne olursa olsun. Bazı Tao alıştırmaları var ki bu duyguları dönüştürebilir, dolayısıyla duyguların depolandığı hedef iç organların fizyolojilerine de parasempatik ve sempatik sinir sistemi yolu ile etki eder. Yogada da durum benzerdir. Tao‘nun İçsel Gülümseme ile Altı Şifalandırıcı Ses alıştırmaları özellikle bu iki sinir sistemini dengelemeye, sağlık, dayanıklılık ve canlılığa yöneliktir.

İçsel Gülümseme de neyin nesidir diye sorarsanız, uzun bir kışın ardından güneş görmemiş tenimize ilk kez baharın ılık elinin temas edip okşamasıdır, güneş ısıtmaya başlar, meltemler tatlı tatlı saçımızı okşar. Gülümseyen nice enerjiyi hayalimizde canlandırabiliriz. Eğer imkan varsa doğada yeşilin, derin sessizliğin bağrında içe dönmek en güzeli. Bir ağacın altında uzun süreler oturup doğanın seslerini, iç ve dış, dinledikten sonra yatışmayan zihin, yatışmayan yürek var mıdır? :) Ne ekersen onu biçersin sözü bir nebze de olsa doğru ise eğer, insan şehir hayatının ortasında istediği sevdiği iyi gelen bir pratikle kendine bu özel alanı her daim açmalı ki kibir, öfke, nefret ve her türlü yıkıcı duygu bize uzak kalsın.

Tao alıştırmaları ile ilgili ayrıntılı bir link… http://www.universal-tao.com/article/smile.html

lodos..

Eser bazen tatlı tatlı… Rüzgarların arasında en sevdiğim, bazısına baş ağrısıdır armağanı. Soğukların ardından esti mi az biraz rahat verir nefes aldırır yağıştır sonu bitmek tükenmek bilmeyen yağmurlar göğün dibi delinir doğa rahatlar. Tatlı eser lodos, bazen ölesiye hırçın. Güney rüzgarıdır, ılık ve amansız. Birdenbire patlak verir, bazen günlerce sürer, Beaufort’u çatlatır da o deniz aşılmaz! Hele Aralık ayında öyle bir karışır ki Boğaz’ın suları, eğer acemi denizciyseniz geçit vermez bir türlü, yüzü gözü birbirine girer suyun, demir atmak nafile, bir oraya bir buraya!

Lodos yürekleri, zihinleri, saçları karıştırır ve ardına bakmadan eser gider…

Elliphant 7 Mart’ta Babylon’da…

kuzey kutbu durumları..

Soğukla aram hiç iyi olmamıştır. Yoga bu açıdan bende tam bir devrim yarattı. Üşümek metabolizma hızı ve kan dolaşımıyla yakından ilişkili. Kendini yorgun hissetmenin ciddi bir kısmının da psikolojik ve zihinsel olduğunu gözlemlediğim oldu. Bu yazdıklarım benim bedenim, benim duygu dünyam, tamamen kendi deneyimlerim. Sizde de aynısı olur demek istemiyorum. Kötü bir tümevarımcılık örneği olur.

Son zamanlarda havaların soğumasıyla birlikte inanılmaz tembelleştim. Bu yüzden de kendimi tekmelemeye karar verdim! Soğuk işin bahanesi diyerek bu haftasonu uzun uzun yürüdüm. Açık hava lazım biz ofis insanlarına. Gün ışığı lazım, ama gri ama puslu. Hava ne kadar kapalı olursa olsun bu Drakula durumlarına bir dur demek iyi oldu. Fotoğraf makinası beni motive etti, evden çıkardı, facebook ve instagram hesaplarımdan herkesin gözlerine ve estetik zevkine güzelce tecavüz ettim, çok pardon, lakin bu işkence devam edecek, söylemedi demeyin! Kuzey kutbu kıyafetimle martıların, vapurların peşindeydim, İstanbul’un denizi çağırdı beni.

Uzun süreler oturur pozisyonda kalıyor, ellerde ve ayaklarda üşüme hissediyorsanız yogada öne eğilmeler ve ters duruşlar genelde mükemmel çare. Bonus faydalar da var: Sempatik sinir sistemi yatışıyor, özellikle öne eğilmelerde kalp kasları ayrıca forma giriyor. Sirsasana, Viparita Karani, Janu Sirsasana, Gomukhasana ve Matsyasana gibi duruşlar kan dolaşımını tetikliyor. Kışın soğuğuyla başa çıkmak için pratiğinizin içine katabilirsiniz. :)

    

bugün ne yapmak istersin?

Bir madlen yemek filtre kahve eşliğinde.

Ayaklarımı pufun üzerine uzatıp boğaz manzarasını seyre dalmak ve evin tadını çıkarmak.

Yalnızca martıların çığlıklarını işitmek.

Kabataş’ta iskelede bekleşen vapurların günü askıya alışına ortak olmak birlikte suç işlemek zamana karşı.

İstanbul bugün soğuk.

İlla ki derdi mi olur insanın bir şaire sığınırken, içimi şiirle ısıtmak kederlenmeden Neruda’dan medet ummak.

Eğer cesaret edebilirsem sıkı giyinip soğuğa aldırış etmeden sokaklarda fotoğraf makinamla yaşamın izini sürmek.

Kedim itiraz eder gibi bakıyor kanepenin üzerinden, hava soğuk ne gereği var der gibi, ama diyorum, ama şehir çağırıyor, söz, kendime dikkat edeceğim, belki bir yerde sıcak bir kış çayı içerim.

Fotoğraf makinam sabırsız biraz da kaşları çatık, durduğun yeter hadi ama Oturan Boğa, söylendikçe söyleniyor.

Acaba fotoğraf için kullandığım şu eldivenlerim nerdeydi?

Hadi hadi vapur saati yaklaşıyor kahve içildi, neme lazım çantaya bir tane şiir kitabı atmalı, atkıyı bereyi unutmamalı! :)

wpid-sam_0037.jpg wpid-sam_0039.jpg

wpid-img_20150101_214245.jpg