yer-çekim..

apple gravity

Dünyalar kurulur, dünyalar yıkılır.

Yer, çeker, kurar, sonra yıkar.

Kabul etmezsen ufalanır toz toprağa karışırsın, kabul edersen içine bir şey almadan saf su olur akarsın.

Kendimi Kaf Dağı’nın tepesinden indirip de yine kendi Atlantisimi bulma ukalalığına bulandığım bir tuhaf yol hikayesinde Don Kişotvari romantik bir tavırla egomun ateşini körüklediğimdendir ki yaşam tutkum eninde sonunda tohumumu çatlatacak ve kim bilir içimden nasıl bir filiz fışkıracak?!

Birdenbire hayat depreme keser, kurguyla yıkım elele tutuşur yepyeni için buluşur. Ne rüya, ne plan, ne ümit etmek, günler kendi gerçeğini kendi kumaşından dokur sanki ve ilmek ilmek zar atılır ta ki oyun tahtasının her iki yanını kapatıp kalkıncaya dek, bir bakmışız ki aslında ne oyun var ne de oyuncular…

Öyle bir hayale uyanıyorum ki gerçek!

Not: Ray Donovan’ı izleyenler bilir… Şarkının bittiği saniyede olanları…….

ilk ağacı kim kesti?

11028007_10152700090208240_6090039347670837803_n

Dönüp dolaşıp geldiğim, kendimi aradığım hikayedir Gılgamış Destanı. Göklerin Tanrıçası İnanna, Fırat nehrinin sularıyla beslenen, güney rüzgarlarının tepeden tırnağa işkence ettiği bir Huluppu (söğüt) ağacının yanından geçip de halini görünce dayanamaz, onu alır Erek‘te kendi evinin kutsal bahçesine getirip diker. Özenle baktığı bu söğüt ağacı serpilip büyüdüğünde kendine ahşaptan bir iskemleyle bir de yatak yapmayı geçirir aklından. Ne var ki yıllar geçer, gelişen ağaç kocaman olur, ancak İnanna ne kadar istese de onu bir türlü kesemez! Güya söğüdün ayaklarının dibinde köklerine kimsenin cezbedemediği bir yılan yuvalanmıştır. Ağacın tacında kimisine kötü şans getiren efsanevi Anka kuşu yavrularıyla birlikte yaşar. Tam da ortasında, gövdesinde ise ıssızlığın, keder ve yalnızlığın kızı, ilk insanın eşi, Lilith, adeta bir dişi şeytan hüküm sürer. Böylece her daim neşeli ve uçarı İnanna acı gözyaşları döker, erkek kardeşi, Güneş-Tanrı Utu‘ya söğüt ağacından yana dert yanar.

Gılgamış Destanı’nın en can alıcı bölümlerinden biri olduğuna inandığım hikayenin bu kısmı on ikinci tablette yer alır. Tablet ağır hasar gördüğünden metnin bazı kısımlarında kopukluklar da olayları yorumlarken dikkatli olmamızı gerektiriyor. Destanın en eski ve kaliteli, eski Sümerce’den batı diline çözümleyici çevirilerden bir tanesi Samuel Noah Kramer tarafından kaleme alınmıştır. Adem ve Havva’nın cennetten kovuluşuna dair en eski izlere bu hikayede rastlarız ki bunun öncesinde sözlü masal anlatıcılığı geleneğine dair öğelerin, söylencelerin etkisini okudukça hemen hissederiz. Hikaye bizi içine alır, çünkü kendi ruhumuza, içsel düşünsel çelişkilerimize usul usul ayna tutar. Ölümlü olmanın çaresizliği ve dostu, yaban adamı Enkidu‘nun ölümüyle birlikte yola düşen, ölümsüzlüğü arayan, güç ve iktidarın şımarttığı, zalim ve bencil bir Gılgamış karakterine karşıt, şeytan kılığında ve baştan çıkarıcı özellikte, kontrolcü ve gizliden gizliye iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, hatta neredeyse Freudiyen bir penis kıskançlığına kadar işi vardırabilecek, yahut tam tersi, ölümüne zayıf ve manipülatif, kurban rolünü benimseyen kadın karakterlerin yansıtıldığı karmaşık ve çok derin bir hikaye. Her okumada bambaşka anlamlara bürünen, insan ruhunun kıyısında köşesinde saklayıp da kendine dahi göstermeye çekindiği utandığı hayata dair her şeyi bulabileceğimiz bir öz-masal!

İnanna’nın Huluppusu söğüt ağacı, Bilgeliğin Ağacı’dır. Adem‘in ilk eşi, Lilith, yılan, yani kötülükle özdeşleştirilir. Gerçekten de çok bilmek kendimize iyilikten çok kötülük mü getirir? Bazen bilinmezliğin güvenli ana kucağında yaşamın uykusunu düşlemek daha mı emin kılar bizleri yürüdüğümüz yollarda? İnanna, bir Tanrıça, yarı ölümlü Gılgamış‘tan yardım ister. Yunan Pantheonu’ndan türetilmiş efsanelerde Herkül‘ün öncülü sayılabilecek Gılgamış, güçlü ve maço, İnanna‘nın arzusu üzerine ağacın köklerine yuvalanmış kötücül yılanı biçip öldürür. Cinayeti gören Anka Kuşu dağlara doğru göç edip ağacı terkeder. Hemen ardından da Lilith kaçacaktır. Hani neredeyse, işler sarpa sarınca toz olan fırsatçı karakterler gibi, ama meydanı boş bulduklarında kendine kucak açana bela getiren, meyve veren ağacı taşlayanlarmışçasına ruhsuz, fesat ve çıkarcı da diyebilir miyiz ki biz onlara? Varlıkları ile baş ağrıtan, yokluklarını özleten tuhaf karakterler silsilesi… ve evsahibesi varlıklarından da yokluklarından da tedirgin… Gılgamış karakteri ataerkil bir düzenin ilk temsilcisi bir yerde. Zalimliğiyle nam salmış yarı ölümlü yarı tanrı bir Kral ve inşa ettiği şehrini yaban hayattan yalıtan devasa taş duvarların ardına gizleyip zulmettiği halkı perişan. Dostluk, insani duygulardan nasibini almamış bu krala eşlik etmesi için gözlerine kestirdikleri yaban adamı Enkidu’yu aşk cilveleriyle yola getirecek olan Şamhat‘ı ona göndermeyi akıl edecek denli de dalavereciler. Tanrılar, halkın yanında mı yani şimdi?

Duvarlar, şehirler ve dışarda hayvanlarla ağaçlar ve bitki örtüsü ile bütünleşmiş, ayrıksı doğadan kopuk hissetmeyen, belki de tam bir insan var, Enkidu. Sırf şehirdeki yalnız, nostaljik ve hüzünlü, huzursuz diye kendi ruhundan olan bir adam, yeri geldiğinde yaşamı tehlikeye giren, sonunda hastalıktan ölen… Gılgamış, ancak dostu Enkidu‘yu ölüme kaptırınca daha da çekilmez bir kişiliğe bürünüyor. Öylesine büyük bir egosu var ki, Enkidu geri gelmeli! Sırf Gılgamış öyle istiyor diye… Ölüme, doğaya meydan okumak bir kahramanı kahraman yapan olmazsa olmaz özellikler!

Daha önce yazmıştım, The Barber of Siberia filmindeki ibret verici sahne geliyor aklıma… Dünyayı, toprağı, kadını, çocuğu, kendinden güçsüz olan her şeyi fethetme arzusu ve şaşkınlığı ile kendini bilmekten aciz, sırf yaşamın sıkıntıları ve huzursuzluğundan kaçmak üzere tasarladığı nice zavallı projenin doğuracağı anlık haz için, yanılsamaların dağını tırmanıp da zirvesinde durduğunu sanmak uğruna… Teknoloji dediğimiz çoğu şeyin gerçekte konfor arayışı ve tembelliğin yol arkadaşı olduğunu farkedemeyecek denli derin bir gaflet uykusuna dalmışsak eğer… Verimlilik eşittir yamyamlıksa ve bir ağacı kesmeyi düşünmenin ardında bir taht ve bir yatak varsa… Kadın, erkek, yani insan, kendi bencil küçük dünyasına kısılıp kalmışsa… İster Tanrıça, ister Kral, eninde sonunda göçüp gideceğini kabullenememişse hala…

Gılgamış, dostu Enkidu ile beraber Doğu Akdeniz diyarında Sedir Ormanı Dağı’nın koruyucusu canavar Humbaba‘yı öldürmeye kalkışır. Sedir Ormanı’nda Tanrılar yaşamaktadır ve Humbaba‘yı, Güneşin Tanrısı, İnanna‘nın ağabeyi Utu yaratmıştır. Kısacası, Gılgamış‘ın cüreti Tanrılara meydan okumanın egosal bir kahramanlık sosuna bulanmış basit gibi görünen masalıdır! Yoksa aslında haddimizi bilmekle mi ilgilidir? Tanrılar halkına zulmeden Kral Gılgamış‘ı oyalamak maksadıyla yaban adam Enkidu‘yu ona yollarlar.

Tanrılar ve İnsanlar… Yoksa toprak ana üzerinden mağrur ve durup durmakta olan ormanların sebatkar güneş tutucu askerleri ağaçlar siyasete kurban mı gider? Yatak, masa, gemi güvertesine meze mi olur? Sırf insanlar bir yerden bir yere gidebilsinler ya da konforları artsın diye?

İyi de, bir ağacı insandan daha değersiz kılan nedir ki?

İnsanın her şeyden daha kıymetli olduğunu kim söyledi bize?

Ve ilk Söğüt, Çınar, Karaçam, Sedir ve Zeytin Ağacı’nı kim kesti, söylesenize?

Ben bu yazıyı çok kısa süre önce Kaz Dağları’nın yamacında yaşlı mı yaşlı söylencelerin zamanından kalma yüce Karaçamların altında durduğumdan yazdım. Onlar yaşasın ve benden de ötesini görebilsin diye romantik, hırslı ve çocuksu derecede öfkeli, bir söz verdim kendime. Karaçamlar ve ben, gizil bir bağ kurduk böylece. Bana neler neler anlatacaklar daha, benim önemsizliğimin yanında alçakgönüllü güçlü ve rahatlar.

Üstadıyla karşılaşınca ürperir, ürker ya her çırak, bana da biraz öyle oldu galiba…

yoga ve alt bel ağrısı..

Zaman zaman ben de dahil olmak üzere, uzun süre oturarak çalışan kişiler, ya da bedenini hep aynı yönde kullanan dolayısıyla alışkanlıklar ve kaslarda tek yönlü hafıza oluşturan, belli bölgelerde kasları zayıflayanlar, alt bel ağrısından muzdarip olmamak elde mi?

Bedenin ağırlık merkezi kalça bölgesinde, kuyruk sokumunun üst tarafında ya da göbek deliğinin yaklaşık dört parmak genişliği kadar altında bulunur. Bu noktadan yukarda arkada Erector SpinaeQuadratus Lumborum ve önde ise karın kasları kalçadan yukarıya doğru çekilme sağlayan bir güç uygular. Bu kuvveti dengeleyen ve aşağıya doğru çeken, güç uygulayan kaslarsa IliopsoasRectus Femoris ve önde yer alan diğer kalça esnetici kaslar, Gluteus Maximus ile arka bacak kirişleridir.

Bütün bu farklı yönlere doğru güç uygulayarak dengenin oluşmasını sağlayan kasların hangilerinde zayıflık varsa ağrı ona eşlik eder. Özellikle koşucular, dansçılar eğer yeteri kadar çekirdekteki karın kaslarını dört bir yandan kuvvetli tutacak çalışmalar yapmadıkları takdirde alt bel bölgesinde ve kalçada ağrı çekerler. Yoga uygulayan kişiler için de geçerli bir durum olduğundan yoga pratiğinde yalnızca bacakları kuvvetlendirmeye yönelik tekdüze bir çalışma alışkanlığı varsa ağrı kaçınılmaz olacaktır.

Karın bölgesini esnetmenin ya da uzatmanın bu alanı güçlendireceğini düşünmek yetersiz kalır, çünkü bedenin çekirdeğini aslında bir silindir gibi düşünmek gerekir ve bu çeperi kaslardan oluşan merkezinden omurga geçen silindirin de ön, arka ve yanlar olmak üzere 360 derecelik çok yönlü, tekrarlı ve disiplinli bir çalışmaya ihtiyacı vardır.

Dolayısıyla seçeceğiniz yoga dersleri ve çalıştıran yoga eğitmeninizin uyguladığı serilerin bu ihtiyaca cevap verip vermediğine bakmak, kişisel ve evdeki yoga pratiğinizde de bu prensibi gözden kaçırmamak, asanaları (yoga duruşları) bu bakış açısı ile çalışmak, uzun vadede ağrısız, güçle esnekliğin dengelendiği sağlam uzun soluklu bir kas yapılanması ve sağlığını garantiler.

Kaynakça

Gray Cook, Athletic Body in Balance. Optimal Movement Skills and Conditioning for Performance. 2003.
Eric Franklin, Conditioning for Dance. Training for Peak Performance in All Dance Forms. 2004.

human muscular system diagram labeled

human muscular system diagram labeled

İstanbul’a fısıldadığım masallar…

Usulca söylerim dinler. İstanbul kızıyım. Yoktur daha başka olmak istediğim yer şu dünyada. Martısı, yük gemileri, vapurları ve müezzinleriyle yazıyla kışıyla Boğaz’ın tüm şehrin seslerini akıtıp birbirine karıştırdığı bu coğrafyada yüreğim burası için atar. Nice sırrımı bilir, kendimden firarımı da, kendime dönüşümü de sessizce ve defalarca izlediğinden istersem koluma girer, belime sarılır, daha iyi sevgili bilmem!

İstanbul kızıyım. Udumu elime aldığımda yalnızca ona çalar söylerim. Bugüne dek kimseye çalmadım. Rahmetli dedem dinlerdi. Huzurum, biricik yıkılmaz kalem, onun yüreği ve artık bilmekten vazgeçmiş görmüş geçirmiş gözleri mabedimdi. Sevgisiz bir dünyada yaşıyoruz sanırım. Bizi kim böyle yaptı bilinmez. Neden inanmaktan vazgeçtik kim bilir? Her kadının hayatında gerçek sevginin ne olduğuna dair umarım ki kerteriz alabileceği sevenleri olur, olmuştur. Çünkü sevginin gerçeğini, pürüzsüz halini bilince bir daha sahtesiyle işiniz olmaz!

Bugün Özgecan Aslan için udum elimde. Onun bedeninde, ruhunda, gözlerinde, teninde, onunla birim. Dilerim başka hiçbir kadının, çocuğun başına gelmesin yaşadığı dehşet. Tecavüze uğrayıp yakılmak? Biz kadınlar ruhen ve kalben de mütemadiyen tecavüze uğruyoruz aslında. Sıklıkla özel ilişkilerimizde yaşadığımız şeyler, duygusal ve bedensel sınırlarımız hep bir işgal altında! Özgecan’ın başına gelenler bunun son noktası!

Geçenlerde Huffington Post‘ta bir yazı okuyorum, yazının karakteri genç bir aktör ve yeni çekilmekte olan bir filmde trans-seksüalite konusuna rol gereği daha da yaklaşabilmek için arada kadın kıyafeti giyerek yaşadığı kentin mahallelerinde dolaştığı oluyor. Hayatında erkek olarak hiç ama hiç hissetmediği bir korkuyu ilk kez iliklerine kadar hissediyor. Kadın kıyafetiyle karanlık bir caddede gece yürürken karşı kaldırımda bir adam ona otuz bir işareti yapıyor. Panikleyip yola baktığında bir taksi görüyor son dakikada durduruyor ve kendini arabaya atıyor. Sonraki satırları çok çarpıcı… Asla bir erkek olarak bu tür kaygıları olmadan sokakta yürüdüğünü üstelik gecenin hangi saati olursa olsun farkediveriyor.

Sabahın erken saatlerinde ya da bazen gece yarısına doğru Taksim civarından eve Cihangir’e yürürken ben de farkediyorum. Antenlerim hep açık. Birkaç sefer sokakta yürürken arkamdan gelen olup olmadığına baktığım da oldu. Kaldı ki ben pek de bunları kafaya takmam, ama aslında farkediyorum ki ben de bir şekilde “dikkatliyim.”

Her kadının hayalleri olur. Hayaller gerçeklerin mayasıdır. Bizlerin kabus mu yoksa güzel düşler mi göreceğimize ancak kendimiz karar verebiliriz. Bu çağ biz kadınlar için korkusuz ama dikkatli olma çağı. Hiç olmadığı kadar içimizde yüreği güçlü dışarda savaşçı olup da kendimizi korumamız gereken zamanlar… Özellikle eril (yang) enerjinin Toprak Ana’ya yaptıklarına bakınca… Kadınlar topraktır. Yaşadığı toprağa, doğasına, havası ve suyuna saygısı olmayanların kadınlara nasıl saygısı olsun?

Şehirde betonu çatlatan anarşist gövdesi sertçe biraz da pürüzlü ya da dikenli çirkin bitkiler var, artık kendimi onlara benzetiyorum. Zaten kılık kıyafet giderek uni-sex… Şovalyeler ve Prensesler masallarda kaldı. Kendi öz kızına davranışlarını izlemek yeterli erkeklerin… Onları korkusuz ve akıllı güçlü yetiştirip yetiştirmediklerine… Ya da annelerin oğullarına ne aşıladığına bakmak… Onlar daha sonra kadınlara öyle davranacaklar çünkü…

Şehirle ve toprakla arama bu kötücül ve aç bitap zavallı enerjinin girmesine izin mi vereceğim? Bir kadın olarak İstanbul’a küsecek miyim? Ya da hayata? Dolmuşta ya da takside daha mı çok korkacağım? Bence etraf sevilmekten ve sevgiden hiçbir şey anlamayan, Ork benzeri kadınlar ve erkeklerle doldu! Kimse bu saatten sonra enerji enerjiyi çeker demesin! Evet, güzel şeyler düşünmek, elbette, güzel… Ancak galiba yaşam denen oyun giderek zorlaşıyor! Ya da hep böyleydi, uykulardan uyandık!

Yüreği boş, hayatı boş ve zihni donmuş vampir kılıklı içinde saklı kabadayı tiplere aman dikkat! Demiyorum ki bunun bir de kadın, hele hele de trans ve homoseksüel versiyonu yoktur… Sadece dile gelmiyor. Şiddet her yerde! Bir de anlamadığım, dün seviyordum, bugün sıkıldım, korktum ya da zor geldi olayları. Güneyin ikliminde zaten kullan at, öldür, takma kafana durumları! Vallahi bana göre aşk ve sevgi de süpermarket raflarında perakende satışta! Keyifli alışverişler, pelüşten kalp yastıklarınız olsun!

Bölüm 2: dalgakıran..

Geçen yaz taştan bir deniz kıyısı yürüyüş yolunun üzerindeyim, bikinim ve güneşten korunmak için üzerimde açık petrol mavisi pamuklu uzunca bir gömlek, rüzgar tatlı tatlı esiyor, hatta biraz serin, bağdaş kurup oturmuşum meditasyon meselelerine takılmaktayım. Denizin rengi, rüzgarın yüzüme her değişinde armağan ettiği serin ferahlık, sonra yavaş yavaş dikkatimin nefesimde yoğunlaşması, derken dış dünyanın tümüyle kayboluşu, neresi ve nasılını bilmediğim büyük bir boşluğun içine dalışım ve zamanı yitirmek…

Geçenlerde sevgili dostum H.‘nin rüyalarına sarkıntılık etmişim, beni dalgalı bir denizin kıyısında, bir taş duvarın üzerinde herkesten biraz uzakta oturup düşüncelere dalmış, üzerimde bikiniyle görmüş, belli ki yüzeceğim ama deniz de pek dalgalı… Artık enerjetik boyutta her ne türden bir radyo dalgasıyla hangi frekanstan nasıl bir yayın yaptıysam düz mantığa gayet fuzzy gelecek şekilde onun rüya perdesinde buluşmuşuz.

Bu yazının birinci bölümünde 2015 yılının benim için değişim ve dönüşümle dans etmek, her an kendi çemberimin merkezinde kalmak ve tarafsızlık mesajları içerdiğini yazmıştım. Danışmanlığından faydalandığım Mindmills ile sohbet ederken bir mesaj daha vardı ve 2015’in ilk iki ayında hemen ön plana çıkıverdi. Hesabı kitabı yapmak, eski defterleri tümden kapatmak, bir muhasebecinin titizliği ile kendi üstümde çalışmak… Ne olduysa oldu birileri kafamdaki ve en önemlisi yüreğimdeki ampulleri yakıverdi, ohhhhh, ferahlık! Bana içine sor demişti, bir şeyi bilmek isteyince, önemli bir karar mı almak istiyorsun, içine sor! Alışkanlıklar kolay değişmiyor. Başımız sıkıştığında genelde ne yaparız? Telefonu açarız ya da bir çay kahve için en yakınımızdakilerle buluşuverir, yüreğimizdeki ağırlık her ne ise anlatıveririz. Kaçımız gerçekten cevabını ya da çözümünü bekleyen soru ve sorunla başbaşa kalmayı tercih edip de içimize sorar da bekleriz?

Ah şu beklemek?! Her şey hemen olsun! Tüm cevaplar çözümler şimdi gelsin olsun bitsin! Oysa basit her şey ve biz zorlaştırırız. Neden bilmiyorum. Zorsa hikayesi büyüktür, önemlidir, dolayısıyla biz ve bizim başımıza gelenler önemli ve büyüktür, dramdır, şudur budur! Önemli olmamız lazım, öyle değil mi? Birileri bize önem ve değer vermeli?! İyi ama en önce biz kendimize önem ve değer vermiyorsak? İç sesimizi paylayıp sen ne bilirsin ki diye bi tane yapıştırıp ilk panikte hemen dışarıya yönelen biz değil miyiz? Hani kendine değer ve önem vermek? Neden bir başkasının bakış açısı, düşünceleri bizimkinden daha üstün ya da daha aşağıda olsun ki?

Tekrar tekrar bu bloğun en tepesinde yazan “herkes deneyimlerinde ve algılarında özgürdür” sözünü çiğnemek yutmak kırk fırın ekmek yemek lazım diye kendi çemberimin merkezine oturuveriyorum böylece! İş bunda da bitmiyor. Başkasının deneyimleri ve algılarına, fikirlerine de saygı duymak gerekli. Ben yapamıyorum! En zayıf olduğum konunun bu olduğunu düşünüyorum. Değiştirmek istemiyorum kimseyi. Kendimi de değiştirmek istemiyorum. Kimseyi bana veremedikleri ya da vermedikleri için sorumlu tutmamak, kimseye veremediklerim ya da vermediklerim için sorumlu tutulmamak…

Bu iki kutup arasında iletişim becerileri açısından pekçok soru işareti beliriyor haliyle. Özellikle de aile ve özelimizdeki yakın ilişkilerde… Bu noktada kendi söküğünü dikebilmek önemli ve tam anlamıyla usta terzilik isteyen konular. Çünkü hepimiz bembeyaz sayfalarız çocukluğumuzda ve üzerimize yazılan yazılar hikayeler birbirinden çeşitli. İşte tam da bu nedenle birimize çözüm gelen diğerimize sorun.

Kendi iç sesini dinlemenin, kendini sarıp sarmalamanın önemini ne kadar vurgulasam az. Yepyeni bir sayfa çevirdim yaşam defterimde. Henüz üzerine hiçbir çizik atmadım. Biraz daha durup beklemek ve o küçük taştan yolun dalgayı kırmasını izlemek, o kırılışın hazzına varmak istiyorum. Biraz daha içimi dinlemek duymak… Kendimi kendime anlatmak, kimseciklerin karışmadığı, bilmediği iç coğrafyamda sonsuz yolculuklarda vadilerin uçurumların kıyısına gelmek, gür akan nehirlerin gücüne şaşırmak, cesaretimin ve korkularımın kaynağına doğru yürümek… Yoganın yolu önümde uzadıkça…

“İnsanlara aşık olmak zordur, nesnelere aşık olmak çok kolaydır… İnsanlarla zordur. Talepte bulunacaklar, soracaklar, dışarı çıkmak isteyecekler, doyurulması gereken arzuları olacak. Bir insana aşık olduğunda daima çatışma vardır, o yüzden aklı olanlar asla insanlara aşık olmaz, onlar daima nesnelere aşık olurlar: bir ev, bir araba, giysiler. Bunlar daima kolaydır, idare edilebilirdir ve sen her zaman efendi olarak kalırsın ve öteki asla sorun çıkarmaz. Bir insana aşık olduğunda, onu derhal cansız bir nesneye dönüştürmeye çalışırsın. İşkence yoluyla diğerini cansız yapmak… böylece öteki yönlendirilebilir bir nesne haline gelir. O zaman endişe yoktur… Sevgi büyük bir problem çünkü diğer insana var olma özgürlüğünü veremezsin. Gerçekten seversen, gerçek sevgi ancak diğer kişiye kendisi olması için tam özgürlük verdiğin zaman mümkündür. Fakat o zaman sahip olamazsın, o zaman kestiremezsin, o zaman güvende olamazsın, o zaman her şey an be an değişmek zorundadır. Zihin plan yapmak, güvende olmak ister… Zihin senin içindeki en cansız şeydir… ve seni tümüyle dondurmak ister… daima eskiyle mutludur… hep gelenekçidir… Zihin senin içindeki ölü kısımdır… Zihin de saç gibi [bedenin] cansız kısmıdır. Bu semboliktir: Buddha öğrencilerine sembolik olarak başlarını tıraş etmelerini söylemiş. Saçını tamamen tıraş ettiğinde, içsel bilincini de tıraş et; zihni tümüyle kazı… Zihnin düşünür: Sadece içeri al, asla dışarı atma. …Meditasyon yükten kurtulmak, zihni dışarı atmaktır. …Bu yüzden çocuk taze bir zihne sahiptir.” [Boş Kayık: Hiçlikle karşılaşmalar / çarpışmalar, Chuang Tzu öyküleri üzerine yorumlar, OSHO]

Not: H.’ye beni gördüğü rüyadan haberdar ettiği için, S.’ye öğrettikleri ve aynaladıkları için teşekkür ederim.

Fotoğraf: Serkan Yiğit ©2014

rüyadan uyanmak..

”Ben çok büyüğüm. Bütün çelişkileri barındırıyorum.” [Walt Whitman]

Aylardır, hatta belki de yıllardır beklediğim şey, bir anda oluverdi. Beklemek, beklentiler yıpratır, hayat vitesi boşa alıp da yola kendini bırakınca daha çok keyif verir. Unutuyorum, unutuyoruz.

Bıraktım. Rüyadan uyandım.

Farkettim ki bazılarının dünyasında hiç sevgi yok. Sarılmak yok. Dokunmak yok. Gözyaşı ve kahkaha yok. Bir şekilde kendini bunlardan mahrum edersem adam olurum inancı kökten yerleşince eğer maddesi su değilse buzu eritemiyorsun.

Ya öteki kutuptakiler? Kendi eksikliğine ve yalnızlığına, tek başına kalırsa perişan olacağına dair yine köklerine işlemiş inancın pençesinde özgürleşmenin kendi kanatlarının ve yüreğinin gücü yettiği kadar olacağını tamamen unutmuşlara ne demeli?

Beklentilerimi, kendimden ve onlardan, bıraktım. Beklentisizim. Rüyadan uyandım.

Beklentisizliğin ikliminde zaman yaşam coğrafyamın kızgın kumlarına temas eder etmez buharlaştı. Canım isterse yağmur yağabilirdi artık. Geçenlerde Taksim-Cihangir tarafına inen şiddetli doluda ayaklarım buzlu suların içinde üşürken bir yandan da içimden taşan hayranlığı gizleyemedim, belki eve daha erken gidebilirdim. Ya hasta olursam düşüncesine boşver olursam olurum dedim. Fındık büyüklüğündeki tanelerin kamçılaması, yere düşenlerin zıplayıp sokak lambalarının yarattığı ters ışıkla küçük su bombaları yaratması, her yer bir anda bembeyaz, yapamazdım, endişelenemezdim, çünkü o anı yaşamak çok değerliydi. Muhtemel iklim değişikliğinin sonucu bir doğa olayı ki torunlarım olacak olsa anlatırdım o derece tuhaf ve izlemeye değerdi.

Bıraktım. Hasta oldum. Nezleyim. Olsun. Mutluyum. Rüyadan uyandım.

Gözyaşım, kahkaham, şiddetim, sessizliğim, fare korkularım ve aslan cesaretimle burnumu çeke çeke tam da şimdideyim. Ama bak ne olur uzaktan öpüşüp görüşelim!

Hayat tuzdan ve baldan ibaret! Hücrelerimizin sınırları duvarları için tuz lazım. Hep tatlı yenmiyor. Hep de tuzlu olmuyor, dilimize bal çalmak da lazım!

O kadar beklentisizim ki bir rüyadan uyandım adı yin ve yang.

Uzak coğrafyanın takıntısı, toplumun dayatması, gelecek endişesi, geçmişin travması hepsini bir kutuya koydum kilitledim Boğaz’ın serin sularına bırakıverdim.

”Zihin ne kadar darsa o kadar tutarlıdır ve çok genişse içine her şey girer – ışık oradadır, karanlık oradadır, Tanrı oradadır ve Şeytan da, bütün ihtişamı içinde.” [Boş Kayık: hiçlikle karşılaşmalar / çarpışmalar, Chuang Tzu öyküleri üzerine yorumlar; OSHO]

söyleyeceklerin dört kapıdan geçsin..

Dilin, konuşmanın da bir yogası var. Hani ağızdan çıkanı kulağın duyması meselesi. Tatlı dil dediğin yılanı deliğinden çıkarır ya hani?

En çok sevdiklerimize keskin kılıç kesilir şu dilimiz. En alttakini en üste söyleriz. Nazımız geçer biliriz. Bazen düşüncesizce konuşuruz. Hatta kimimizin tatlı söze alerjisi dahi vardır, kendini layık görme görmeme sorunları… Tatlı dil hele de içten ve samimiyse kıymetli hediyedir, oysa bazımıza hakaret gibi gelir. Kimimiz bir iltifatı güzel sözü çok görürüz.

Sözcüklere değil de onu söyleyen sesin müziğine tınısına kulak kesiliriz aslında. Kalbin içinden geçeni dilden çok ses söyler. Dil sözcükleri eğer büker pek bir yalancıdır, bayılır gerçekleri çarpıtmaya, hatta bazen ruhu pelerininin içine alıp sarıp sarmalayacağını sanır, aman kimseler görmesin, anlamasın, saklansın!

Sufî geleneğe göre söylenecek ne varsa onu dört kapıdan geçirmek lazım gelir.

– gerçeği mi yansıtıyor?

– gerekli mi?

– uygun zaman mı?

– nezaket ve merhametle söylemek mümkün mü?

Eğer bu dört kapının birinden dahi geçemediyse söylenecek söz söylenmesin daha iyi.

Yoga’da satya prensibine dönecek olursak çoğumuz kendi doğrumuzun, ya da gerçekliğimizin şarkısını söylemeye çalışırken bir yandan da bunu başaramamanın bedensel endişesi hatta depresyonuna yenik düşebiliyoruz. İçimizde uçurumlar derinleşiyor açılıyor.

Bhagavad Gita gerçeği konuşmanın karmaşıklığını takdir eder. Krishna, Arjuna‘ya der ki: ”Konuşmaya dair tapas şudur. Sözlerin sıkıntı yaratmasın, dert getirmesin; doğru, sevgi dolu, faydalı olsun ve kendi içine döndüğün araştırmalarından beslensin.” [17:15]

Her şair, dilin iflasından nemalanır. Anlama dair her an seçimler yaparız. Kimse bizi yönetmiyor. Dolayısıyla gerçekler bizim sorumlu olduğumuz seçimlerimizden ibaret.

Sanırım esas iş bedeni, hatta zihni çeşit çeşit asana (yoga duruşu) ile pozlandırmaktan ziyade diline hakim olmakta! Dilin yogası belki de en zor yoga!