ezberi bozmak..

Öncelikle kendiminkileri. Bu hafta iş güç arasında arka planda düşünmüş taşınmışım bir fikirden ötekine. Bazılarını düşürmüşüm taşınırken yararsız demişim. Öyle… İnsan ezberini bozamaz çoğunlukla. Şartlanmışlıkları vardır. Özgürlüğü elde ettiğimizde şaşırırız, hiç oynamadığımız bir oyuncaktır, hatta Samurai kılıçları kadar keskin. Bu özgürlük denen kılıçla kah kendimizi kah başkalarını yaralar dururuz. Uzun süreler kınında dinlenirse manası başka, çok fazla kesip biçerse başka!

Bu haftanın en büyük dersi insan doğasının sırf egodan ibaret olduğu idi.

Marco Polo ve Sifu aralarında konuşuyorlar.

Polo, üstadına diyor ki, ”Beni bir dost gibi gördüğünü ve kolladığını biliyorum.”

Sifu yanıtlıyor, ”Dünyanın en büyük külfeti.”

Tao‘nun en büyük yan etkisi, belki yoganın da öyle, bizleri izleyici kimliğe büründürmesi ve dünyayı, olayları, insanları, hatta kendimizi bir film gibi seyretmemizi sağlayarak her türlü dünyevi acı ile araya bir tür izolasyon malzemesi çekivermesi. Ya da biz çekirgeler bunun böyle olduğunu sanarak çok büyük bir yanılsama içindeyiz. Hani bir yerin ağrır hemen ağrıkesiciye sarılırsın ve geçiştirirsin, uyuşmak rahattır. Meditasyon, Tao ve Yogayı da bir hap gibi ”kullanmak” mümkün. Oysa ki amaç bambaşka, elbette biz farkındaysak. İnsanın kendi farkındalığı ölçüsünde amaçları oluyor. Küçük ya da büyük, dar ya da geniş yaşamak mümkün. Başkasının darı kimisine geniş, küçüğü kimisine çok büyük… Eğer Tao ya da Yoga bu şekilde gündelik hayata tezahür ederse, duygular yok sayılırsa, bu sığlıktan başka bir şey değil. Çünkü kendi insan doğamızı inkar eden dogmatik kuklalardan başka bir şey değiliz o zaman. Dahası duygusal zekayı da reddedebiliyoruz. Oysa farklı zeka türleri var fiziksel ve enerji bedenlerimizde. Hepsinin kullanım amacı da yeri de birbirinden farklı, aslında birbirini tamamlar uyumlu bir sistem olarak tasarlanmış. Hepimizde dengeler öyle veya böyle bozuk. Her neyse, özne biziz. Bencil ve birinci tekil şahıs kendi kendimizle sohbetlerdeyiz…

Benim merak ettiğim, Tao, Yoga ve diğer spiritüel öğretilerde duygunun merkezinin, yani duygusal zekanın başına gelenler… Yüreğin de kendine has bir egosu var, kibir, nefret, sabırsızlık ve zalimlik! Bunlar aşılır mı? Aşınca, ya da aştığını sanınca, sevgi, merhamet, doğru, yanlış gibi kavramlara ne olur, yaşamlarımızdaki izdüşümü nedir?

Taocu gelenekte her özne hissettiklerinin sorumluluğunu alır, üstelik bu duyguları tetikleyen dış etkenler her ne olursa olsun. Bazı Tao alıştırmaları var ki bu duyguları dönüştürebilir, dolayısıyla duyguların depolandığı hedef iç organların fizyolojilerine de parasempatik ve sempatik sinir sistemi yolu ile etki eder. Yogada da durum benzerdir. Tao‘nun İçsel Gülümseme ile Altı Şifalandırıcı Ses alıştırmaları özellikle bu iki sinir sistemini dengelemeye, sağlık, dayanıklılık ve canlılığa yöneliktir.

İçsel Gülümseme de neyin nesidir diye sorarsanız, uzun bir kışın ardından güneş görmemiş tenimize ilk kez baharın ılık elinin temas edip okşamasıdır, güneş ısıtmaya başlar, meltemler tatlı tatlı saçımızı okşar. Gülümseyen nice enerjiyi hayalimizde canlandırabiliriz. Eğer imkan varsa doğada yeşilin, derin sessizliğin bağrında içe dönmek en güzeli. Bir ağacın altında uzun süreler oturup doğanın seslerini, iç ve dış, dinledikten sonra yatışmayan zihin, yatışmayan yürek var mıdır? :) Ne ekersen onu biçersin sözü bir nebze de olsa doğru ise eğer, insan şehir hayatının ortasında istediği sevdiği iyi gelen bir pratikle kendine bu özel alanı her daim açmalı ki kibir, öfke, nefret ve her türlü yıkıcı duygu bize uzak kalsın.

Tao alıştırmaları ile ilgili ayrıntılı bir link… http://www.universal-tao.com/article/smile.html

lodos..

Eser bazen tatlı tatlı… Rüzgarların arasında en sevdiğim, bazısına baş ağrısıdır armağanı. Soğukların ardından esti mi az biraz rahat verir nefes aldırır yağıştır sonu bitmek tükenmek bilmeyen yağmurlar göğün dibi delinir doğa rahatlar. Tatlı eser lodos, bazen ölesiye hırçın. Güney rüzgarıdır, ılık ve amansız. Birdenbire patlak verir, bazen günlerce sürer, Beaufort’u çatlatır da o deniz aşılmaz! Hele Aralık ayında öyle bir karışır ki Boğaz’ın suları, eğer acemi denizciyseniz geçit vermez bir türlü, yüzü gözü birbirine girer suyun, demir atmak nafile, bir oraya bir buraya!

Lodos yürekleri, zihinleri, saçları karıştırır ve ardına bakmadan eser gider…

Elliphant 7 Mart’ta Babylon’da…

kuzey kutbu durumları..

Soğukla aram hiç iyi olmamıştır. Yoga bu açıdan bende tam bir devrim yarattı. Üşümek metabolizma hızı ve kan dolaşımıyla yakından ilişkili. Kendini yorgun hissetmenin ciddi bir kısmının da psikolojik ve zihinsel olduğunu gözlemlediğim oldu. Bu yazdıklarım benim bedenim, benim duygu dünyam, tamamen kendi deneyimlerim. Sizde de aynısı olur demek istemiyorum. Kötü bir tümevarımcılık örneği olur.

Son zamanlarda havaların soğumasıyla birlikte inanılmaz tembelleştim. Bu yüzden de kendimi tekmelemeye karar verdim! Soğuk işin bahanesi diyerek bu haftasonu uzun uzun yürüdüm. Açık hava lazım biz ofis insanlarına. Gün ışığı lazım, ama gri ama puslu. Hava ne kadar kapalı olursa olsun bu Drakula durumlarına bir dur demek iyi oldu. Fotoğraf makinası beni motive etti, evden çıkardı, facebook ve instagram hesaplarımdan herkesin gözlerine ve estetik zevkine güzelce tecavüz ettim, çok pardon, lakin bu işkence devam edecek, söylemedi demeyin! Kuzey kutbu kıyafetimle martıların, vapurların peşindeydim, İstanbul’un denizi çağırdı beni.

Uzun süreler oturur pozisyonda kalıyor, ellerde ve ayaklarda üşüme hissediyorsanız yogada öne eğilmeler ve ters duruşlar genelde mükemmel çare. Bonus faydalar da var: Sempatik sinir sistemi yatışıyor, özellikle öne eğilmelerde kalp kasları ayrıca forma giriyor. Sirsasana, Viparita Karani, Janu Sirsasana, Gomukhasana ve Matsyasana gibi duruşlar kan dolaşımını tetikliyor. Kışın soğuğuyla başa çıkmak için pratiğinizin içine katabilirsiniz. :)

    

bugün ne yapmak istersin?

Bir madlen yemek filtre kahve eşliğinde.

Ayaklarımı pufun üzerine uzatıp boğaz manzarasını seyre dalmak ve evin tadını çıkarmak.

Yalnızca martıların çığlıklarını işitmek.

Kabataş’ta iskelede bekleşen vapurların günü askıya alışına ortak olmak birlikte suç işlemek zamana karşı.

İstanbul bugün soğuk.

İlla ki derdi mi olur insanın bir şaire sığınırken, içimi şiirle ısıtmak kederlenmeden Neruda’dan medet ummak.

Eğer cesaret edebilirsem sıkı giyinip soğuğa aldırış etmeden sokaklarda fotoğraf makinamla yaşamın izini sürmek.

Kedim itiraz eder gibi bakıyor kanepenin üzerinden, hava soğuk ne gereği var der gibi, ama diyorum, ama şehir çağırıyor, söz, kendime dikkat edeceğim, belki bir yerde sıcak bir kış çayı içerim.

Fotoğraf makinam sabırsız biraz da kaşları çatık, durduğun yeter hadi ama Oturan Boğa, söylendikçe söyleniyor.

Acaba fotoğraf için kullandığım şu eldivenlerim nerdeydi?

Hadi hadi vapur saati yaklaşıyor kahve içildi, neme lazım çantaya bir tane şiir kitabı atmalı, atkıyı bereyi unutmamalı! :)

wpid-sam_0037.jpg wpid-sam_0039.jpg

wpid-img_20150101_214245.jpg

iyi ki yazı var, iyi ki Miró var..

Sesim kısılıyor bazen. Biliyorum ki ne söylesem anlatamayacağım. Çünkü karşı taraf duymak istediğini bana yüksek sesle tekrarlamak istiyor ve benim hislerim, düşüncelerim önemsiz. Sanırım ben de aynısını yapıyorum. Bunu yaparken kendimi her yakaladığımda bir mide bulantısı ve baş dönmesi hasıl oluyor. Vaziyetten tiksiniyorum, ama en çok kendimden. İletişim, hele de kelimeler çatal bıçaktan ibaret aslında. Daha çok konuşarak iletişim kuramıyoruz. İletişim dediğin bana göre tamamen kelimelerin altında akan ses ırmağının debisinde ve müziğinde gizleniyor. Çatal bıçak derken Ali bana topu at tipi cümleler dışında bir şey gerekmiyor gündelik hayatta. Pekala bir insanın diğerini önemsediğini, ona kızıp kızmadığını ya da enerjetik havadurumu raporunu kelimelerin ötesinde beden diliyle algılıyor, algılatıyoruz. Ölesiye susmak lazım belki de.

Juan Miró da böyle hissetmiş diye düşünüyorum. Dört bir yanda iç savaş ve iki de büyük Dünya Savaşı görüp geçirince, sığındığı Normandiya’da bile iki saniye huzur kalmamışken… Yine eminim ki niye gidip savaşmamış ülkesine hizmet etmemiş diyenler olmuştur. Faşist zihniyet, ki bunun ne sağı ne de solu bellidir, faşisttir. Kendinden başkasına yaşama hakkı tanımaz. En doğruyu o bilir ve söyler. Gündelik yaşantımızda bunu hep yaptığımızdan da eminim. İnsan kendini yakalamaya görsün. Ne çekilmez acılar cinnetler geçirir egomuz! Aaaah ahhh! ;)

Her yıl 1 Ocak’ta olduğu gibi bu yıl da kişisel bir motivasyonumu dile getirmek istiyorum. Elimde bir kartpostal var, Miró‘nun Bir Kadının Aşkına Dair Şifreler ve Takımyıldızlar tablosunun kopyası… Belki de ilk defa değişim ve dönüşümle çılgın bir dans tutturacağım bir yıl olacak! Kartpostalın arkasını boş bırakacağım. Rastgele olmayana, duygu dünyamdaki rutinlere, zihnimin yüreğimi ele geçirmesine bir dur diyeceğim. Hayatı zorlamadan yumuşacık yaşamanın da bir lisanı vardır elbet. Böylece ne efendi, ne köle…

Olana ve olmayana selam olsun!

NOT: Film Tavsiyesi - Almodovar‘ın Women on the Verge of a Nervous Breakdown (1988). Şu aralar MUBI’de gösterimde.

Miró ile tanışma..

”Hadi,” dedi, ”gel gidelim!”

Ne zamandır ha gittim, ha gideceğim, Joan Miró sergisi kaçtı kaçacak…

Ne zaman Barcelona’ya gitsem Gaudi’den, Picasso’dan fırsat bulup da Miró‘ya sıra gelmez, gelemedi. Ben onu hep ihmal ettim. Kim derdi ki bu tuhaf rengarenk geometrisi kaymış neredeyse bir çocuğun naifliğini çizgiye renge taşıyan adam koca bir şiir ve yürek barındıracak sessiz sedasız çağıldayan bir nehircesine anlatacak anlatacak içinde gizlediği düşleri ve tutunacak bir dal arayacak savaşlar, devrim ve kan, içi boşalmış kof ideolojik söylemler havada uçuşurken Franco’nun diktasına dahi meze olmayacak! Resimlerinden, Dünyayı Oluşturan Dört Renk‘ten, şiir tutkusundan, kişiliğinden o kadar etkilendim ki bu bir tadımlık olsun. Çünkü sergiyi gezdiğim arkadaşım sevgili B. ile beraber bir yazı yazacağız. O kendince Sanat Tarihçisi gözüyle anlatacak, ben hayat hikayesi ve kişiliği, duygu dünyası üzerinden anlatmaya gayret edeceğim.

Kısacası bu bir teaser… ;) to be continued…  :)

Not: Sakıp Sabancı Müzesi’nde sergiyi 01 Şubat 2015’e kadar gezebilirsiniz.

Sevgili S.Y.‘nin oğlu minik bir çocuk kazası geçirdi başını çarptı. Şimdilik beyin kanaması riski görünmüyor ama önümüzdeki bir hafta gözlem altında. Dualarınızı esirgemeyin gönderin, bir an evvel sağlığına kavuşsun. <3

2014: kediler, orkideler, yol ve aşk…

Bizim apartıman kapısının önündeki geniş paspasın üzerinde her gece mışıl mışıl uyuyan bir dişi kedi var, kısa tüylü, renkleri soluk alacalı tekir karışımı bir şey, kuyruğu kopuk. Bazı akşam işten çıkıp da eve geldiğimde anahtarla kapıyı açarken üzerinden eğilip usulcacık içeri süzülüveriyorum onu ürkütmemeye özen göstererek. Pisiciğin umurunda değil dünya, o kadar derin ve huzurlu koyu bir uyku uyuyor ki simit yapıp kendini sarmaladığı gövdesi ılık. Ender de olsa uyanıkken yakalarsam seviyorum bol bol, o da beni, sonra giriyorum binadan içeri. Kuyruk kopuk, hayat devam ediyor, sevgi bir şekilde ikimizi de buluyor. Bizim bina ve diğer komşular, artık kim ilgilenir kaygılanırsa mama tabağını da dolu tutuyoruz hep. Apartımanımızın yaşlı kedisi Kontes bu sene birkaç ay önce hayata veda ettiğinden bu yana pek bir ıssız kaldı asansörümüz, gözlerimiz onu arıyor her yerde. Tıknaz, yaşlılıktan hayli tembel, kısa bıyık, pek mırıl mırıl bi hanfendicikti kendisi, pek de zeki! Ne gereği var o yaşlı bacaklarla koca gövdeyi beşinci altıncı katlara taşımaya, asansör var ya?! Dolayısıyla bazen asansörün kapısını açtığımızda aaa bir bakardık ki Kontes içerde yayılmış keyif çatıyor. Severdi aşağı yukarı hareket etmeyi kısa yolculukları. :) Malumunuz benim evde de bir tane tüylüsünden bi canavar var, iyi ki de var!

2014 yılında kedilerden öğrendim ne öğreneceksem! Sessiz inatçılıkları, tatlı takıntılarıyla dediğim dedik ve bu kadar çevik, esnekmiş gibi görünüp bu denli kendi bildiğini okuyan bir hayvan daha bulamazsınız!

Kediler bana sükûtu, kararlılığı, hayatı geldiği gibi yaşamayı usul usul öğrettiler.

Tüylü dostlara şükran! :)

Peki ya orkideler?

Onlardan da söz etmeliyim. Pespembeyim demiyor bir tanesi beyazlarla flört etmiş belli ki pembeyle beyaz karması keyifli keyifli üçüncü tur çiçeklere verdi kendini, süslendi püslendi. Koyu mor olan onun peşisıra az kaldı büyütüyor çiçeklerini, tek bir tane açtı, geliyor diğerleri. Bir de minik bodur bir saksıda olan var ki onun gövdesi yavruladı bir sürü sürgün verdi. Bir diğeri beyaz olan ölümlerden döndü yaşama dört elle sarıldı var gücüyle sürgün boy atıyor onun çiçeklerine daha biraz var.

Orkidelerim bana yaşama sevincini, karşılıksız vermeyi, ölseler bayılsalar ayılsalar da kendi doğalarının gereği ihtiyacı her ne ise hilesiz hurdasız varoluşun sessiz hikayesini söylediler.

2014 benim için büyük değişimlerin, dinlenmenin, kendini dinlemenin, güç toplayıp yeniden atağa geçmenin yılıydı. Her anını hissettim, memnunum, doyasıya yaşadım. Sevdiğim bir işe, çalışma arkadaşlarına veda ettim. Uzunca bir süre çalışmaya ara verdim. Baharı ve yazın tamamını yoga yapıp yolculuk ederek geçirdim. Aileme ve kendime vakit ayırdım. İstanbul’u terk ettim bir süreliğine ki tekrar özleyeyim. Göremediğim gidemediğim yerlere uzandım. Bandırma’dan Bursa’ya İzmir’e Çeşme’ye Bodrum’a Karaburun’a oradan Antalya’ya Alara’ya derken Fethiye’ye Faralya’ya kadar doyasıya araba kullandım. Hayatımda hiç bu kadar keyifli araba sürmedim. Hiçbir yere yetişmedim. Canım ne zaman istese arabayı kenara çektim, indim, fotoğraf çektim. Dağlara, yeşile, göllere, denize doyasıya baktım, kokusunu içime çektim. Kendimi sevgiye boğdum. İhtiyacım vardı ve istediğimi aldım depoladım. Sonra karar verdim, hadi dedim. Yeni şeyler için vakit geldi. Aşık oldum. Çok sevindim. Şanslı hissettim. Zor aşık olanlardanım. Hangisi daha büyük kusur, şıpsevdi olmak mı yoksa sevgiye tümden kapıları kapamak mı bilemedim. En önemlisi o nilüfer çiçeğinin yüreğimde yaprak yaprak kendini çözüşüne tanıklık ettim. Şükrettim. Sonra yeni iş geldi. Yeni arkadaşlıkların başlangıcı, bağlar kurulacak belki serpilecek. Her şey ama her şey değişti 2014 boyunca. En korktuğum ne varsa korkularımın içinden teker teker geçtim geçiyorum geçeceğim. Dünyada en sevdiğim şehr-i İstanbul’da orkideler misali yaşama usulcacık tutunuyorum fazla kök salmadan akış, değişim ve mistik kanunla birlikte bir ritm tutturup şarkımı söylüyorum.

Hiç bu kadar minnet duydum mu acaba ve teşekkür ettim mi kendime, sevdiklerime, yaşamın ta kendisine?

Kediler, orkideler, yol, iz, yoga, söz, bagua, yazı, aş ve iş… derken bir de aşk kapımı çaldı bu sene…

Buyur dedim, safalar getirdiniz, hoşgelmişsiniz. :)

”Siz insanlar, zamanı ölçmek için türlü türlü yollar buldunuz,

ama bilin ki hayatın kendisi nilüfer çiçekleriyle ölçülür.”

Lao-Tzu, Ejderhanın Yolu