Bedenimle ilk kez hemen hemen beş yıl önce bir Avrupa başkentinde öğrenciyken shiatsu1 sayesinde karşılaştım. İlk görüşte aşk değildi! Vücudumun içinde barınmama, hergün onunla ya da onun sayesinde yapacaklarımı yapmama rağmen aslında hala onun farkında değildim. O benim için bir oldu bittiden ibaret bir makina! Beni taşımalı, korumalı, her daim emrime amade olmalı! Vücut benim değil mi? Kısacası ne onun dilinden anlıyorum, ne de onu dinliyorum. Dinlediğimi sandığım zamanlarda bile aslında hastalık hastası dediğimiz türden “senin hakkında beynim şunu şunu diyor, öyleyse sen bu yüzden ağrıyorsun” gibi tepeden inme bir yaklaşım sergiliyorum. Ezelden beri bu böyle. Hatta ondan çoğu kez korkuyorum. Bedenimden “O!” diye söz ediyorum.

Tabii shiatsu ile tanışmamın hemen arkasından şu yoga2 da neymiş, bir bakayım dedim. Dedim ama… Çoğu doğu öğretisi ile ilgili kitap, dergi karıştırır, internette yazılar okurken, hatta Paulo Coelho‘nun3 kitaplarında bile hep şu cümleyle karşılaşır dururuz ya, “öğrenci hazır olunca öğretmen ayağına gelir” veya “öğrenci hazır olunca öğretmen onu bulur.” Yok hayır, bu yogaya bakayım lafımın hemen üzerine öğretmenim beni aramadı da sormadı da, ayağıma falan da gelmedi. Çünkü almaya hazır olmadığım gibi, almak ne demek onu bile bilmiyordum. Hala da tam biliyorum denemez. Neyse…Yogaya başlayayım deyince ünlü Bikram Yoga4 merkezlerinden birinin kapısını çaldım. Çal kapıyı al yogayı türünden açık kapı uygulaması yaptıkları bir haftasonunda gittim ve ilk yoga dersimi kırk kadar hiç tanımadığım insanla birlikte nerdeyse 50 derece sıcaklıkta felaket derecede nemli bir odada aldım. Hiç de fena değildim. Tabii öncesinde evde DVDlerle yogaya başlama deneylerim olmuştu. Biraz fazla titiz birisi olmam sayesinde Bikram’ın yüksek tansiyon, kalp rahatsızlıkları ve başka hastalıkları olan kişiler için riskli olabileceğini de neyse ki gözden kaçırmamıştım. Sağlıklıydım. Yapabilirdim. Yaptım da. Yaptığımdan bir şey anlamadım. Şu an olduğumdan yaklaşık 16 kilo daha ağırdım. Ders boyunca, ki yaklaşık 90 dakika sürüyor, bir domuz gibi terledim. Benim için hareketlerin tamamı sadece hareketten ibaretti. Ne bir farkındalık, ne bir vücut algısı, ne de bir ruhsal gelişim ışığı. Hiçbir şey! Terledim! Yoruldum! Dışarı çıktığımda metro istasyonuna doğru giderken hayatımda ilk kez sanki bedenimde değildim. Onu hissetmiyordum bile. Bu iyi bir şey diyecek olsam, yok hayır, değildi galiba, çünkü hayaletin tekiydim. Sıcak, soğuk, rüzgar, gürültü, duyularım felce mi uğramıştı ne? Yoga böyle bir şey miydi? Meditasyon yapınca duyuları falan, dış dünyayı dışarda bırakmıyor muyduk? Hani hiçbir şeyden etkilenmeyecektik?

Eve gittiğimde internette gezinirken ahimsa5 kelimesi gözüme ilişti. Sanskritçe’de “şiddetsizlik”, “şiddetten uzak durma” gibi anlamlara gelen bu kelime yogayla tanışır tanışmaz karşılaşılan ilk kavramlardan biri. Patanjali‘nin6 yoga sutrasında7 da izlenmesi gereken temel kuralların (yama8) başında geliyor.  Gündelik hayatımızda çok çeşitli şekillerde şiddeti uyguluyor ve kullanıyoruz. Bikram seanslarına girerken ve sonrasında vücuduma bir kere bile “hoşuna gitti mi?” diye sormadım. Aslına bakarsanız hiç de hoşuna gitmemişti! Yogadan çıkınca daha canlı, enerjik ve dengede hissetmez mi insan kendini? Ya da nasıl hisseder? Doğrusu nedir? İşin en ilginç tarafı, bedenimin bana ilettiği her türlü bilgiyi hiçe sayma, onu sürekli “düzeltilmesi gereken” hatalı ve yanlış bir şey gibi görme, sürekli çocuk gibi azarlama eylemlerini normal kabul etmek. Disiplin bu mudur? Kendini sürekli eleştirmek, paylamak, hor görmek ve kabul etmemek? Ahimsa böyle bir şey işte. Başkasına şiddet uygulamaktan bahsetmiyorum, insanın kendi kendine uyguladığı şiddet nasıl olsa kendi bedensel sınırlarından dışarıya sızıyor, sonra bendini yıkan azgın, hırçın akarsular gibi bütün çevresine taşıyor, her yeri kaplıyor, taa ki bütün evrene şiddeti bulaştırana dek. Eğer neden bahsettiğimi tam olarak kavrayamıyorsanız sadece 1 saat kendinize kötü bir şey söylememeyi bir deneyin. Ne kadar zor olduğunu göreceksiniz. Tersine şartlanmışlığımız yoğun ve kuvvetli. Direncimiz çelikten. Özellikle kadınlar, yok kalça yağı, göbek yağı, gözlerimin altı morardı… Deneyin. Sadece 1 saat! Bakalım ne kadar dayanabileceksiniz. Sonra Gandhi‘yi9 düşünün. Onun ahimsa ilkesini nasıl büyük bir inançla ve güçle tüm hayatına, bir ulusa, ardından da dünyaya yayışını hissedin!

Bikram macerası kısa sürdü, shiatsu ise daha uzun süre devam etti. Son dönemdeki shiatsu terapistim Doris’in teşhis ettiği ve bana açıkça söyledikleri için minnet duyuyorum. Nefes almaktan işe giriştik. Derin ve doğru nefes almak. Çoğumuz pasif hava içicileriyiz. Ciğerlerimizi asla tam kapasite kullanmıyoruz. Halı sahada dil dışarıda terleyerek koşuşturmak ve körük gibi solumak nefes almak diyorsanız, size bir haberim var. Hiç de öyle değil. Nefes bambaşka bir şey. Ama bu yazının konusu değil. Nefesle tanışmaya daha var, onu başka bir sefere anlatmak isterim.

Sonra duruş…Göğüslerimi gizlemek ister, içimi ve kendimi saklamak ister gibi sırtımı kamburlaştırıp kendi bedenime iki büklüm eğilerek bir varolma halinde devam ettiğimi de Doris sayesinde algıladım. Ne hikmetse ondan sonra çektirdiğim bütün fotoğraflarda da hep “varlığım için özür diliyorum” duruşumu devam ettirdiğimi gördüm. Omuzlarım çökük, işte maalesef geldim ben bu dünyaya, hay allah, fotoğraf mı çekiyordunuz, eee hadi madem peki, ayyyy gülümseyeyim ama ağzımı çok açmasam, atlarınki gibi tüm diş etlerim görünecek şimdi, biraz büzeyim bari dudaklarımı, Rodin‘e10 poz veriyorum sanki, heykeller bile benden daha doğal bazen! Uzatmayayım, eğik, eğreti, kalabalığın ucuna ilişmiş zavallı olarak duruyorum. Duruşum bu! Yani bedenimi kılıf, örtü, dağ kulübesi, ucube ve kaçılacak ana karnı mağarası modunda kullanıyorum. Bu da psikolojik şiddet değilse nedir? Şöyle bir derin nefes çek ciğerlerine, oooohhh de, iyi ki varım, ne güzel yaşamak, ferah ferah, bir bacağını uzat, bir kolunu sağa sola yolla, şöyle bir yayıl, hayatın içinde yerinden emin ol, değil mi? Yok. Özür dileyerek nefes al, özür dileyerek bedensel yer kapla…

Sizce varoluş bu mudur?

(devam edecek…)