Biraz iş, biraz tatil derken yazmayı ihmal ettim. Söz, göz ve köz topladım geldim. Yeniler var… Haydi o zaman, liste zamanı! 🙂

1. Yogahan‘da (www.yogahan.com) (Ankara) Ferhan hocayla Uluslararası Yoga Federasyonu (IYF) onaylı 200 saatlik yoga eğitmenliği kursuna bu Eylül’de başlıyorum. Nereye gitsem, ne yapsam diye araştırırken karşıma çıkan ufak tefek bilgileri de burada aktarıyorum.

IYF onaylı bir yoga eğitmenliği sertifikası için Hindistan’a kadar gitmeye gerek yok. Harika hocalarımız burada Türkiye’de özveriyle biz meraklılar, kendini geliştirmek isteyenler ve bu işi profesyonel bir boyuta taşıma arzusunda olanlar için çalışıyorlar. Yoga eğitmenliği sertifikası alabileceğiniz güçlü kurumlardan biri de İstanbul’daki Yoga Merkezi (http://www.yogamerkezi.com​/YICC/YICC_genel_bilgi.htm). Burası aynı zamanda Yoga Bharati (YB) ve yine uluslararası geçerliliği olan Yoga Alliance (YA) eğitmenlik program ve sertifikaları da sunuyor. Ankara’daysanız yazının başında da belirttiğim gibi IYF için aynı şekilde Yogahan‘a başvurabilirsiniz. Yoga Alliance eğitmenlik (200 saat, 500 saat) programları için İstanbul’da çok çeşitli alternatifler mevcut, benim bildiklerim şimdilik kısıtlı (Zeynep Aksoy, Cihangir Yoga (www.cihangiryoga.com), İstanbul YogaŞala vd.). Ankara’da ise Yoga Alliance eğitmenliği için bildiğim YogaŞala (www.yogasala.com) var, arada Cihangir Yoga‘nın da Ankara’ya yönelik kurs düzenlediğini facebook duyurularında bir ara görmüştüm.

Yoga macerasını Hindistan’da sürdürmek isteyenler orada bulunan Swami Vivekananda Yoga Anusandhana Samsthana (S-VYASA) Yoga ve Araştırmaları Üniversitesi‘nin geliştirdiği eğitim programlarına da gözatabilirler. Bu kurum ISO 9001: 2008 sertifikalı derinlemesine, akademik yoga eğitimi veren bir üniversite. Hindistan’daki Yoga Üniversitesi hakkında daha detaylı bilgi edinmek isterseniz tıklayın… www.svyasa.org

Şimdiden elimde yüklüce bir anatomi metni var, bedeni ve onun içerdiği her şeyi, bu muhteşem varlığı tüm fizikselliğiyle kavramam, öğrenmem gerekiyor.

2. Sağolsun Feryoga‘dan (www.ayferyogapilates.com) (Ankara) Ayfer hoca ile tanıştım ve Eylül’e kadar eğitime hazırlanmam için yarından itibaren beraber çalışmaya başlıyoruz. Minnet duyuyorum! Güzel bir yola güzel insanlarla ve yepyeni deneyimler edinmek üzere çıkıyorum!

3. Antalya’da SS-Beauty merkezinde çok kısa süreliğine tanıştığım Seycan hocayla (ki o da Vivekananda ekolünden) tadına baktığım Yin Yoga da son derece keyifliydi. 🙂

4. Benim için bu yazın en güzel üç kitabı sanırım şunlar oldu, ki bir tanesini hala okumaya devam ediyorum.

Elizabeth Gilbert – Commited

Evlilik kurumu ve onun çelikten korse duygusu, yavanlığı, hukuksal boyutun sıkıcılığı, körüklediği korkular, bağlanma korkusu, tüm bunlar tanıdık geliyorsa Committed çok güzel araştırılmış, doğu ve batı kültürlerinin evliliğe nasıl baktığı ile ilgili eğlendirici pekçok küçük hikayeciğin aktarıldığı bir roman. Gilbert‘ın Ye, İç, Sev‘in yazarı olduğunu ve romanın film adaptasyonunda Julia Roberts‘ın oynadığını söylememe gerek var mı? Çoğumuz burun kıvırdık, aptal batılı kadın Hindistan’a gider, tatminsiz, kalbi kırık… Söyleyin, hangimiz olmadık ki, yaşamadık ve vazgeçilmez olmadığımızı deneyimlemedik ki? İster çok güzel bir ilişkinin sonuna varalım, ister onca kavga gürültü ve acıyla ayrılığı, hatta bazen aldatılmayı tadalım, hepsi bizim için. Bu kadar yalın ve sıradan, hepimizin başına gelen bir hikayeyi kadın kalbiyle anlattığı için sevmiştim Gilbert’ı. Yine de daima kitabı filme tercih ederim! Committed, Ye, İç, Sev‘in (Eat, Pray, Love) sonraki aşaması… Henüz bitirmedim! Oyun bozanlık edip de sonunu falan yazmayacağım. Sadece eğlenceli! 🙂

OSHO – Ego

Peki, tamam, biliyorum! Nerden çıktı?! Bu yılın başında kendi kendime şöyle bir söz yazdığımı hatırlıyorum başucu defterime: ”Her ne olursa olsun bütün ortamlarda kendim olarak varolabilmek.” Biraz açayım. Yanımdakinden rahatsızlık mı duyuyorum, kaçmıyor, tepki vermiyor, kalıyorum, izliyorum. Sonra gerekirse gerekli tepkiyi veriyorum. Ama kendimi kısıtlamıyorum, sorgulamıyorum, bazen bilgece işler yapamasam da sonuna kadar ORADAYIM! İnsanların genellikle çatışmalar karşısında üç tip tepkisi oluyor. Kaçıyoruz, kavga ediyoruz, veya sorun hakkında sakince konuşuyoruz. Hatta bazen çatışmayı yaşadığımız kişi bize en yakın olansa bu üçünü birden peşpeşe, içiçe toptan deneyimleyebiliyoruz, neredeyse anyı anda! Bildiğim tek bir şey varsa o da öyle veya böyle aslında konuşmaya çalıştığımız. Birbirimizi dinlemenin, en zor olan durumlarda bile ORADA OLMANIN, ŞİMDİDE OLMANIN karşılıklı saygıyı göstermek açısından ne kadar, ama ne kadar değerli olduğunu anlatamam! Yakın zamanda bu tür bir deneyimim oldu. Tüm zorluğuna rağmen olağanüstü güzeldi! Uzlaşma, ifade etme, yalınlaşma potansiyelimizin de, kişisel korkularımızın da ne kadar muazzam olduğunu aynı anda deneyimledim!

İyi de ben Osho‘nun Ego kitabı hakkında yazacaktım değil mi? Toparlayalım.. 🙂

Osho, bir mistik, filozof. Şarlatan mıydı bilemem?! Çok karizmatik ve zeki bir insan olduğu malum. Yaşamı hakkındaki skandal hikayeler de bilindik. Bilmeyenleriniz için şöyle diyeyim, Amerika’dan sürülmüş (bu iyi bir şey mi acaba? ;)) çünkü kurduğu komünde birtakım kendini bilmezler civardaki yerleşimlerde komüne, oradaki yaşam koşullarına karşıt kişileri zehirlemişler, öldürmüşler! İnsan merak ediyor, bu kadar bilge bir insan öğrencilerine (onlara Sannyasin deniyormuş) sadece yalın, koşulsuz sevgiyi öğreten bir kişinin sözleriyle hareket ettiğini iddia eden katiller yüzünden hocayı suçlamak ne derece uygundur? İnsan merak ediyor, düşündürüyor! İsa’nın, Muhammed’in, Buda’nın, daha pekçok başka düşünürün, müzisyen, şair, sanatçının sözleri alınır, kullanılır, maksadını daima aşar. Söz bir kere ağızdan çıktı mıydı onun etkilerinin nerelere varacağını kestirmek pek güç! Osho’nun da başına sanırım benzer bir şey gelmiş.. Mevcut kapitalist düzeni, her türlü baskıyı, faşizmi reddeden, bunu da son derece akılcı bir biçimde yapan bir kişinin lafını hiç esirgemeden söylemiş olmasında yanlış olan bir şey yok. Lafı kullananlar, alet edenler düşünsün bir yerde. Hergün olmuyor mu?

Ego‘nun son derece akıcı ve güzel bir Türkçe’si var. Osho‘nun insan nefsi, Freud’un deyimiyle egosu üzerine düşündüklerini aktardığı konuşmalarından derlenmiş. Okumaya doyamadım! Dawkins’in Gen Bencildir‘i var sırada.. Biliyorum ki bunu da okumazsam eksik kalacak. Tabii evrim kuramının insanın varlığını tüm boyutlarıyla anlatabildiğini düşünmüyorum. Kısmen açıklayabiliyor ve bunu güzel de yapıyor. Ancak yetersiz, hele kültürel evrim, biyolojik evrim gibi çalışmıyor. Bütün bunlar acaba ruhani ile fizikseli çok kesin bir şekilde birbirinden yırtıp ayırmaktan, ikilik içinde varolmaktan mı kaynaklanıyor? Oysa tüm bu inançlar, ruhanilik, bilim, fizik, biyoloji, hepsi bir bütünün parçaları değil mi? Örneğin terkedilince insanın kalbi kırılıyor, resmen duygusal acıyı fiziksel olarak kalbinizde hissediyorsunuz! Kurşun gibi ağırlaşıyor yürek, kalp atımları daha bir güm güm bedenin duvarlarına vuruyor adeta, nefesi daralıyor insanın! Geleneksel Çin tıbbında kırık kalpler için pekçok bitkisel çare var! Duygularla, ruhla fizikselin bağını nasıl kesip atacağız? Hristiyan, Müslüman, Budist ve daha pekçok başka inanç, onların dallanıp budaklandığı öğretiler, okullar, mezhepler, tarikatlar… Herkes arıyor! Oysa fizikle tinsel arasındaki köprü biz değil miyiz? İnsanın ta kendisi? Niye reddediyoruz o halde, illa birini diğerine seçmek mi gerekiyor? İkisini birden seçsek olmaz mı? Osho’nun bütün Sannyasinlerinin yol kenarında dizilip Osho’nun bir Jaguar araba ile geçişini seyredip onu selamladıkları bilinir… Bizlere deli saçması gibi görünen bir şey! Ne zaman bu sahneyi hatırlasam buradaki derin ironi, şaka beni kendimden geçiriyor! Osho, niye maddeyi reddetsin ki? Bir lokma, bir hırka çok güzel bir şey ama bağlanmadan, açgözlü olmadan da olmak mümkün. Bedenimi neden ihmal edeyim, ona eziyet edeyim, reddedeyim? Böyle olmuşum, onu kutlamak varken? Osho’nun Jaguar’ı sanki bir çıban! Dünya sahnesinde bütün oyunların büyük bir keyifle oynanabileceğini gözümüze sokan bir parodiden başka bir şey değil! Bir anarşistin her daim kuralsız olduğunu başka nasıl anlatacaksınız? Ve neden Sannyasinler oturup selama dururlar? Saygıdan mı? Özsaygı eksikliğinden mi? 😉

Peki Dawkins’in geni bencilse, duygular da Freud’a ve diğerlerine göre egonun etkisi altındaysa insanın çıkış yolu nerededir? Sev serbest bırak, bağlanma, su gibi ak… Bu arada bütün bunları hep erkekler söylüyor. Peki ya kadınlar? Fizyolojileri farklı onların. İsteseler de istemeseler de onlar zaman zaman demirlemek zorundalar. Doğaları onlara bunu söylüyor. Sonra yeniden olmak, doğmak, doğurmak, değişmek, dönüşmek, kadınlar bunu her ay bedenlerinde deneyimledikçe aslında işin sırrına çoktan ermiş durumdalar. Toprağı düşünün. Toprak dişi… Defalarca bağrını deşip açtırır, içine ekilen her tohumu devşirir, kucaklar ve sonra tohumun olabileceği potansiyel her ne ise onu o haline eriştirmek için vargücüyle kendinden verir. Yakınmaz, dertlenmez, bazen kurak kalır, yüzeyi çatlar, çatlakları etine, en derinine işler, sonra gelen her yağmurla doyar, yıkanır, oluncaya kadar bekler, sabırla, kendi içinde kalmayı bilir, tüm zerrecikleriyle kendi kendini sarar, sarmalar, durur, sonra renklere bürünür yeniden…yeniden… Kadın, topraktır. Bütün bilgisi karnında toplanmıştır. Dışarıya soru sormaya gerek yok? Her şey içinde..

Kadınlar hem demir atabiliyor, hem de demir alabiliyorlar. Tek yapamadıkları alestada kalmak. Çünkü alesta durunca derine inemezsin pek, eğretidir, durup bir soluklanıp gidivereceksindir. Öyle de olur… Attığın demirinin etrafında rüzgara göre gezinir teknen, ondan sonra, yok dersin, bir başka koya daha bakayım… Belki de erkek bütün bu dolanmaların, alestaların, gücünü topluyor ruhunda.. O güç olmadan da hayat nasıl olacak, yeniden? Kısacası farklı yöntemler birbirinden…

Kabul ediyorum, gen bencildir. Kabul ediyorum, sevgi akıcıdır, su gibi. Kadın fizyolojimden dolayıdır herhalde derindeki bulanıklığa dalıp da inciyi çıkarmaya inanıyorum, bunu alestada yapabileceğimi pek sanmıyorum. 🙂

Sevgili okur, dersen ki saçmalıyorsun, doğrudur. Dersen ki OSHO okumaya bahane mi buldun? O da doğrudur. 🙂 Ne yapayım, şu anda bana iyi geliyor, mazur görüver! İstersen entellektüel düzeyimden bi not kırıver.. 😉

Başka? Evet, üçüncü kitap…

Susan Sontag – Yanardağ Sevgilim

Bu da muhteşem! Can Yayınlarından Mehmet H. Doğan‘ın çevirisini okuyorum. Harika Türkçe, harika insan ruhu gözlemleri. Yıllardır, diyebilirim ki Jane Austen‘ın Pride and Prejudice (Aşk ve Gurur) kitabından sonra kelimelerin lezzetine bu kadar vardığım bir roman daha okumadım. Sakın karıştırmayın, her iki kitabın hikayesi birbiriyle alakasız! Sontag, akademik bir romancı, felsefe doktoru.. Arkeoloji, sanat tarihi, tarih ve psikolojiye romanında ustalıkla, müthiş alaycı ve keyifli bir üslupla değiniyor. İnsan ruhunun dibindeki boşluktan kaçışına nasıl bahaneler uydurduğunu, yaramaz çocuklar gibi savaşlar çıkardığını, patlayan bir volkanın kıyısına yaklaşınca hissedilen adrenalin, korkunun bedeni genç, ruhu son derece yaşlı bir adamı nasıl cezbettiğini, budalalık derecesine varan ve yararlı olma, kendini sevdirme ve kabul ettirme saplantısı yüzünden her kılığa bürünürken büründüğü kılıkların ta kendisi olma naifliğini ustalıkla gösterebildiği için herkesi kendine hayran bırakan bir kadının kişiliğini adım adım izleyebilirsiniz…

5. Gelelim müziklere… İki yeni keşfim var. Sizler çoktan biliyorsunuzdur belki.

Joss Stone feat. NAS – Governmentalist

En hüzünlü anımda bile dans ettim bu parçayla, elim ayağım kıpır kıpırdı! 🙂 Şiddetle tavsiye ederim. NAS’ı keşfettiğim sırada Amy Winehouse’un öldüğü haberini okudum gazetede. İçindeki naif sevginin boşluğunu asla dolduramadığı için hüzünlendim, çaresizliğini hissettim. Duygusal olarak işlevsiz bir ailenin kızıymış Amy. Sevgiyi doyasıya tattığı tek kişi büyükannesiymiş sanırım. Ne anneden, ne de babadan bir damla sevgi görmemiş. Yüreğindeki koca karadeliği göğüsleyebilseydi keşke.. Neyse, ben Joss Stone/NAS‘a döneyim…

Governmentalist‘in sözleri de ayrı bir dava! Dünyanın en iyi hiphop sanatçısı diyebiliriz Stone’a ve ancak onun gibi bir sanatçı böyle muhteşem bir parçaya Amerika’nın petrol için gençleri ölüme göndermesi ve ırkçılık hakkında sözler yazabilir! Anarşist mi? Hem de sonuna kadar! 😉

Diğer keşfim daha yumuşak, daha bir saat önce tesadüfen radyoda duyduğum bir şey. Varlığından şimdiye kadar habersiz olduğum, ama aaaaa olur mu, herkes bilir onu, hele NewAge takılıyosan olmadı şimdi diyebileceğiniz biri..

Mars Lasar – Thusness

Karma adlı albümden olan bu parçanın şaman ritmleri, davullar, doğudan nağmeler ve bir ateş yakıp etrafında dans etmek istiyorum, bedenim çözülene kadar! Bana çok iyi geldi.. 🙂 Tim Wheater‘ın Heartland albümündeki üçüncü parçanın şaman davullarından sonra bir daha onun gibisini işitemem sanıyordum, çok yanılmışım! Ufffff! Süper! 🙂

Buradan dinleyebilirsiniz…

Mars Lasar – Thusness

6. Diğer bir keşfim Psikeart (www.psikeart.com) adındaki bir dergi oldu. Temmuz-Ağustos 2011 sayısının başlığı Aşk Acısı.. Bu aralar muzdaripseniz, oldu da ego tavan yaptıysa, çivi çiviyi söker misalı, özellikle 24. sayfadan itibaren Cumhur Boratav‘ın Ay Işığı Kırığı adlı hikayesine bayıldım! Çok özgün, hüznün içindeki gülümseme ve insanlık haline en şefkatli dokunuşu okudum Boratav‘ın satırlarında..

7. Kapatıyoruz galiba… Yarın Ayfer hocaya ilk dersim için tüm bildiklerimi unutarak bembeyaz bir sayfa olarak gidiyorum. 🙂 Defter, kalem, yoga matım… Okullu oldum! 😉

Yeniden… YENİ!