Urdhva Mukha Svanasana

Bu, yazması zor bir yazı. Yeniden yalnızım. Duygularımı, düşüncelerimi izliyorum. Çoğunlukla evimdeyim, kendi içimdeki o en sessiz ve dingin yerde. Giderek orada daha çok kalabiliyorum. Ancak yine de bazen tahtımdan ediveriyor beni egom. O zaman yapabildiğim tek bir şey var, ben de onu yapıyorum. Ağlıyorum. Yalnızca bir iki dakika sürüyor. Üstelik daha çok bir tür ulumaya benziyor! Kurtlar gibi, başımı havaya dikip aya doğru uluyorum, bir anlığına.. Evet, uluyorum! İyi geliyor! Hüzün çok derinde ve bazen içimi parçalıyor. Neden ağladığımı tam olarak bilmiyorum. Bilirsiniz, eskiden ağladığımda neden ağladığımı da bilirdim. Şimdi artık öyle değil. Ben çok değiştim. İncir çekirdeğini büyüten ben, ben değilim. O zaman sırf ağlamış olmak için mi ağlıyorum? Bu aralar evet ve başka şeyler için de. Kalbim kırık değil. Sadece hüzünlüyüm, biraz. Canımdan bir parçam yok artık. Biz, artık ”biz” değiliz. Artık o ve beniz. O da ben de kendi yolumuza gidiyoruz. Acıtmıyor. Sadece hüzünlü, biraz. Birlikte yapacak o kadar çok şey vardı ki! Oynamak, gülmek, ağlamak, görmek, tatmak, gezmek, öpüşmek, sevişmek, kavga etmek, barışmak, uyumak, sarılmak, yemek, içmek, gezmek, keşfetmek, birbirine karışmak… Devam etmek… Bu yüzden ağlıyorum. Çünkü o iyi bir yol arkadaşıydı. Artık yalnız kaşifim, yolumu tek başıma yürüyorum ve bu da güzel. 🙂

Neredeyse akşam çöküyor, güneş batmak üzere. En sevdiğim şehrin en sevdiğim kahvehanesinde bir sade kahve içiyorum. Kıyıda insanlar yürüyüşe çıkmışlar, telaşlı kuş sürüleri suyu yalayarak uçuyorlar, boğazda gemiler bir oraya bir buraya seyrediyor… Güneşin tadı o kadar tatlı turuncu ki sarmalıyor karşı yakanın binalarını, her şeyi tatlıya bandırıyor, güzelleştiriyor, havada hafif rüzgar, renkler pırıl pırıl, önümde boğazın suları kamaşıyor, karışıyor, akıyor, akıyor… Manzarayı içime çekiyorum. Bir şeyler yazdığımda kelimeleri suya bırakıyorum. Bırakmayı becerebildiğim ve bırakmanın bildiğim tek yolu. Nasıl bırakıyorum? Dostlar soruyor, avcunda sımsıkı tuttuklarını nasıl bırakırsın, parmaklarını yeniden teker teker açarak, avcunun içinde tuttuğunu salıverirsin, yumruğun gevşer… elini açıverirsin, uçup gider… Kendini nasıl bırakırsın? Ben yazıyorum. İzliyorum. Bir mucize gerçekleşiyor. Kalemim sayfaların üzerinde kayıp gider, yazının izini sürerken kendi içimde tamamlanıyor, kendi kendimi iyileştiriyor, sarıp sarmalıyorum. ”Şimdide” kalıyorum. Yüreğimi boş sayfalara dökebilmek için ilham perimi beklerken o kadar ümitliyim ki! O kadar umut dolu, sabırsız ve enerjiğim! 🙂 Önümde uçsuz bucaksız yarınlar uzanıyor…

”Kılavuz” teknelerine bayılırım! Kılavuzlara inanırım! Onlar yine yeni bir yolun, olasılığın, bir geçidin varlığını işaret eder, güven telkin ederler. Her durumdan, her yerden bir çıkış vardır! En büyük gemileri bile daracık, zor ve tehlikeli sulardan geçirmesini bilirler. Odadaki fil gibi kocaman ve uygunsuz hissettiğimizde artık çıkış vaktidir. Bazen ilişkilerde de öyle olur. O zaman hayat bir kılavuz tekne gönderir ve ruhun denizinde yeni bir yol görünür. İşte o zaman… o zaman yalnızca hareket etmek gerek, bir ayak diğerinin önünde, yürümek, bir dalga diğerinin önünde, yüzmek… Sürprizlere daima açık… Ulumak mı? O çığlık her zaman orada! O bir çağrı! Urdhva Mukha Svanasana‘da (Yukarı Bakan Köpek) aya doğru içsel çığlığımı atıyor, evrene sesleniyorum! Sırada ne var! Haydi! Yarınlar yepyeni! Çağırıyorum! 🙂