Yetersizliğin öyle bir dili var ki!

EGO!

Sevgisizliğin… şefkatin kapıdan çıkıp gittiği yer…

EGO!

Başkasını anlamadığın, kendi yerine koyamadığın, ayakkabılarını giyip de onun yolunu kendininmişçesine yürüyemediğin her an, her yer…

EGO!

Sonra yalnızlığın tatlı rehaveti kaplar her yanı… Çizgili kırık pijamana, sabahları sahana birbiri ardına kırdığın yumurtalara, bol şekerli çaylara, istersen arada yaptığın kahve sigara kaçamaklarına sırf seni gözbebeğinde gördü diye karışan kimse yok!

Ahhh, EGO!

Yapamam sanırsın, kimseyi alamam, kıyamam, sokmam yanıma dersin sonra bir bakmışsın ikiyken teksin, yanılsamasına aldanmışsın, tekte iki olman an meselesi, olmuş bitmiş, sen uykudasın… İter, kakar, tekmeler, bağırır, çağırırsın!

EGO!

Eskiyemezsin, yosun tutamazsın, varamazsın, kum çıkartamazsın en dipten, gereksiz çünkü, neden yoracaksın kendini, akıp gidersin en billur suların kamaşmasına karışır, denizlerin hasretini çeker durursun ve hayallerin hiç kavuşamamak üzerine kuruludur!

EGO!

Bırakmak, kendini bırakmak, yoksa etrafını, hayatı, başkalarını değil! Göremezsin, sen bırakınca hayat seni ödüllendirir sanırsın, kıymet bilmezliğin mükafatla olan garip ilişkisinde gergin anlar geçirirsin, adrenalin doruk noktasında!

EGO!

Ne biriktirdin? Neleri salıverdin kendinde? Ağ mısın, süzgeç mi? Süzüyor musun hayatı, geçirgenliğinin sınırları nereye varıyor? Balık mı tuttun şimdi? Baraj duvarı oldun esirgedin mi ırmakların çağıltısını herkesten, en çok da kendinden?! Unuttun mu dansını? Esrimek sonsuzluğun ritmiyle ve kendinle sarhoş olmak.. Dersen ki bunu başkasıyla yapamam, kimseyi hücre zarımdan içeri alamam… Dışarıda kaldın apansız gece vakti, açılmayan kapıların, ışığı yanmayan pencerelerin önünde bekleşircesine…

Ahhh EGO!

Haklısın! Yüce İsa yatayda kayboldu, dikeye geçti, çarmıha gerdiler onu, bedeni terkeylemenin zamanı mı gelmişti, sınıra dayanmak böyle bir şey olsa gerekti.. Sessiz yoğunluğunda hücrenin en iç, yakalanıp kovalanası merkezine dalmak üzere derin maviyi seçti birgün ve gözleri sessizce enginde asılı kaldı… Buda, ağacın gölgesinde titredi, titrekti. Kendi yaşam ırmağının sularına kapılmıştı, dolu dizgin, azgın ve güzel, oluşsuz, varışsız, su… akarsu… akan su… döne döne in çık, kendi kuyunun duvarları yol olsun sana, sen karanlıkla ışığın seviştiği ülkeden gel, gözlerin derin, ıssız yeşil göllerin sükunetini dalgalandırsın ve bak yüzümüze…

Var ama yoksun, kuş misali, esriyip gidersin… Kanatlarını açsan dünyayı arşınlarsın, sensiz olmaz!

EGO!

Hareketin Tanrısı, Bedenin Mabedi!

Yüceltiyorum seni, Alçalt beni!

Ulaşılmazımdan zirveme fethedeceğim belki kendimi… Her çizdiğim ruh haritam değişecek! Yaşamın çekirdeği dönüp dururken içimde, kelebek ol uç, kısa olsun ömrün, göster bana kendini, tut elimden kaçalım gülümserken…

EGO!

Melek olmak için kanatlarımı kırpmam gerek…

Tim Wheater – En Trance —> http://www.youtube.com/watch?v=ek3vi-st5r8