Kurmasana / Kaplumbağa Duruşu

İnsan nasıl da değişiyor, değişmem diyenden korkmak lazım! Bundan on bir yıl önce ayrıldım sabah 8 akşam 5 kalabalığından… Onca yer gezdim, gördüm, bir sürü projede farklı farklı kültürlerin içine dalıp çıkarak yollarda geçti günlerim. Sonra yuvaya dönüverdim. Önce çok mırın kırın ettim. Bilirsiniz, İstanbullular’ın arası Ankara ile biraz gergindir. Yani asla tam anlamıyla kabullenemeyiz Ankara’yı. Suyu, denizi bahane ederiz, sonra ama trafik çok rahat canım, ritmi güzel bu şehrin diye bilindik cümleler kurarız. Ankaralı olmuş İstanbullular bir garip hissederler kendilerini, serde Boğaz çocuğu olmanın kibri vardır, şimdi çok huzurluyuz Ankara’da desek, olmaz. İlla ki bir kulp takacağız, huzursuz, devingen ve çılgın bir şehrin çocuklarıyız biz. 😉 Az biraz da buruk oluruz. İstanbul’un dışına bir çıkıldı mı kolay kolay geri dönüşü de yoktur pek. İçine almaz bir daha, sanki küser. Çıkış bileti elimizde, tek yön, arar dururuz evimizi. Hani az biraz da su kenarı olsa? 😉 Her neyse… Geçtiğimiz sene adaşım güzel arkadaşlarımdan biriyle Kuğulu Park’ta oturuyoruz. Elimizde kahveler… İnanın bu benim için ANKARALIYIM demenin en harika yoluydu! Aralıklarla gelip gittiğim, eğitim hayatımın büyük kısmını geçirdiğim başkente en sonunda güneşli ve ılık bir kış günü Kuğulu Park’ta teslim ediverdim kendimi. Hiç de pişman değilim! 🙂 Bu kadar gezmeler, dolanmalardan bende kalan en kadim deneyim kendimi her yere nasıl taşıdığım, içimde neyi taşıdığım, nerelere benim içimin hangi nağmelerinin seyahat ettiğidir. Bazı duygularım hiç değişmez sanırdım, huzursuzluğumun uğultusunu yolun tozuna bulamaktan tutun da derin mavilere dalmaya kadar neler neler denedim. Sabah 8 akşam 5’leri kibirle uzun süre reddettim. Sonra birgün geçtiğimiz sene bir şey oldu… Durmak istediğim, durabileceğimi farkettiğim bir an geldi. Mutluydum, huzurlu, kendime göre enerjisi, neşesi, eşi dostuyla mütevazi bir hayatım vardı da bu iş için sürekli seyahat etmeler, gitmeler gelmeler ne olacaktı? Hem ne zaman bir kedim olacaktı benim? Birgün bir arkadaşım arabamın bagajını görmüştü de ”AAaaaaaa sen arabanda yaşıyorsun!” demişti şaşkınlıkla. Öyleydi! Bagajımı açar ister trekking modunda, ister İstanbul’un şık gecelerine akacak donanımda kılık kıyafet değiştirebilirdim! Ben acaba bir tür X-Woman falan gibi böyle telefon kulübesine girip jjjjjjıııııırrrrrrrrtttttt kendi etrafında bir girdap falan, güm pat, dışarıya dünyayı kurtaracakmış gibi çıkan comics kahramanlarından biri miydim? 😉 Benimki telefon kulübesi değil de işte bagajdı! Adaptasyonun uç noktası! Derinine baktığınızda ilginç bir ”evsizlik” ya da ”yurtsuzluk” duygusu… Yurtdışında da geçen eğitim yılları, ben kimdim? Türkçem bozuk, bir sürü İngilizce veya Latince kökenli kelime kullanıyorum, atasözlerini geçtim bazı deyimleri yanlış kullanıyorum, gerçekten, mesela benim için 3 aşağı 5 yukarı uzun süre 5 aşağı 5 yukarı olarak gitti. Üçle beş arasında ne fark var bilmiyorum. Düzelttiler, söylediler, güldük, güldüm… Ama derinde bir yerlerde çok ama çok ”yurtsuzdum.” Sürüklenir dolaşırdım ama galiba hep arardım, yorgun göçmen bir kuşun konacak biricik dalı özlemesi gibi bir özlemdi benimkisi. Tufandan sonra kuşların kilometrelerce uçup da tek kara parçası aradıkları o güzel Sümer destanındaki gibi… Uçtum uçtum, kanatlarım tutuluncaya kadar!

Bir gün özlemim dindi. Durdum. Duruldum. Sessizdim. Dingin. Mutlu demek istemiyorum, ondan daha da derin ve berrak bir şey… Sabah 8 akşam 5’i minnetle kabul ettim. Saygı duydum ekip arkadaşlarıma ve umuyorum ki çok güzel işlere birlikte imza atabiliriz. 🙂 Özlemini çektiğim minik kedimle ilk defa yuva hissi galiba…

Ex-İstanbullu olarak Ankara umarım beni bağrına basar. Özellikle de şu aralar Anıtkabir, Ankara Kalesi, AOÇ vd. kadim mekanlarıyla yeni bağlar kuruyorum. Bugün akşama doğru hiç denemediğim, bana asla çekici gelmemiş ”Kaplumbağa” duruşunu (Kurmasana) denemek için de sabırsızım. En sonunda ”evdeyim” ve buyurun, misafirliğe beklerim! 😉 Kahvenin yanında likör ikram eder, ellerinizden öperim! 😉