Haftaya başlarken kısa kısa notlar.. 🙂

1. Öfkeyle vedalaşma..

Öfke, kutupluluktan yani ikilik (dualite) içinde kısılı kalmış yaşam algısı kaynaklıdır. Temelinde çok büyük bir korku yatar. Benimkisini ben hemen göremedim, ama sizler belki de okur okumaz anladınız. Devlet hastanesindeki olayda (sıfır noktasına geri dönüş: öfke..) içimdeki ejderin kafasını kaldırıp burnundan solumasının altında yatan motif çok açıktı aslında. Daha önce aynı hastanede sağlık sorunum nedeniyle son derece kötü, travmatik deneyimimin bıraktığı iz ”beni ihmal ettiler, insanlar çok kötü ve duygusuz, kimse benimle ilgilenmedi, bana bakmadılar” şeklindeydi. Bu bir kod ve hücrelerimin en derinine işlemiş bir yazılım adeta. Hastanedeki ihmalkarlık ve kötü davranışlar karşısında bütün bu anılar, öğrenilmiş, varlığımın özüne hakedilmiş bilgi tekrar açığa çıktı ve çığlığımı attım! Bana ve kimseye bu şekilde davranılmasına izin vermeyeceğim çığlığıydı o! Dozu kaçtı! 🙂 Bu hastane ve sağlık deneyimimin bana öğrettiği en önemli ders kendime bakmayı öğrenmektir. İnsanlara güvenirim, ama kendime kendim bakarım! Yardım isterim, ama kendimden sorumluyum. Yediğim, içtiğim, uyuduğum, kalktığım, çalıştığım, sevdiğim, sevmediğimle her şeyden, hayatımdan kendime karşı ben sorumluyum.

Okuduğum kitapların birinden hatırlatıcı bir cümle: ”…sorunlar karşısında sorumluluk üstlenmek, başınıza gelen her şeyin kurbanı değil aktif bir katılımcısı olduğunuz genel görüşünü kabullenmek..

Bu zordur! Tecrübeyle sabittir ki zordur! Kalçam, boynum, sırtım, belim ağrıyor! Neden, suçlusu sandalye! Ailem! Eşim! Kedim! Çocuğum! Arabam! 😉 Hayır! Suçlu aramıyoruz! Sorumlu kişi aranıyor! Sorumluluk ürkütücü değil aslında! Güzel! Yaşama gücünü pekiştiriyor çünkü! Ağrıyor mu? Düzeltebiliriz! Tekrar sağlıklı olmak mümkün! Önce kabullenme, sonra bedeninin sesine kulak verme, mümkünse güzel bir uğraş edinme (yoga gibi mesela ;)) ve kendine mekan, zaman açma, şöyle bir kendi derinin altında varlığının farkına varma olayı.. Kalbimle kafam arasındaki iki kutup arasında oynak bir ibre olmaktansa varlığımın özündeki ağırlık merkezime doğru hareketlenebilmeyi istiyorum. Uğraşım da bu yönde. Bunu gerçekleştirebilmek üzere kendime seçtiğim araç yoga. Farkediyorum ki insan geometriden başka bir şey değil ve bu safi matematikte kendi üçgenimi kurup merkezinde kalacak farkındalığı edinmek, bu macera dolu yolu yürümek benim yaşamım. Konu başarmak değil, yolu yürümek! 🙂

2. Şifacı hekimler..

Okuduğum bir kitaptan alıntılıyorum, çok hoşuma gitti. ”..yerli kabilelerinde kabilenin bir ‘büyücü hekimi’ vardı. Bu kişi insanları iyileştirebildiği için kabilede yüksek bir statüye sahipti. Bu kişi iksirler hazırlayıp büyüler yapar ve enerjiyi kullanırdı, tüm kabile bunu bilirdi. Bu kişi daima köyün dışında yaşardı. O daima yalnızdı, çünkü onun o düzeyde titreşip o sezgisel bilgiye sahip olabilmesi -o farkındalığa ve enerjiye sahip olabilmesi- için yalnız olması gerekiyordu…

Yalnız mı yaşıyorsunuz? Yoksa bir ailenin içinde yalnız mısınız? Yalnız olmak ne demek? Yalnızlık çekilir mi? Yoruma açık.. Belki başka bir yazı konusu…

3. Kaçmak, direnmemek, düzenlemek, paylaşmak, endişelenmek ve içine kapanmak…

Hadi söyleyin, hangisini yapıyorsunuz bu aralar? Yok canım, bana söylemeniz gerekmez, kendinize şöyle bir fısıltıyla usulcacık söyleyiverin! 😉

– Problemleri çözmeyip kaçarız. Erteleriz çözümü. Eğer yeterince uzaklaşırsam, hatta şehir değiştirirsem, abartıp ülkeyi terkedersem çözülür kendiliğinden… Çözülmez. 🙂 Taş gibi oturur. Kafayı dağıtmak, meşgul etmek, sorunu görmezden gelmek en sonunda kangren olur olaylar, iyice zorlaşır. Dualite, yani ikilik, kutupluluk bu sorunu büyüttükçe büyütür, oysa ki içinde alınması gereken bir ders vardır.

– Kaçışın farkına varınca ego oyunu sürdürür, bu defa da direnmemek stratejisini seçer. Sorunla başa çıkarım ama en kolay yol nedir? En rahat ve sıkıntısız yolu ararız böylece. Örnek mi? Hayatınızın tutkusunu buldunuz, o işi yapacaksınız! Fakat iş binanın 16. katında ve siz asansörden korkuyorsunuz, resmen fobiniz var! Olmaz diyorsunuz, isyan! Zemin katta aynı işi bulmalıyım! O binaya gidip en sevdiğim işi yapamam! Belki de çözüm isteyen işi değiştirip zemin kata taşımak değil kapalı yer korkusunun dibine seyahat etmektir?

– Olmadı, bir türlü çözülmüyor. Gider paylaşırız! Sorun paylaşılınca hafifler gibi gelir. Hafiflemez. Kaybolmaz. Oturur orada, gözünüzün içine bakar da bakar! Hatta anlattıkça anlatası gelir insanın, çözüm dinlemek istemeyiz ama! Yeter ki anlatalım. Böylece sorumluluktan sıyırmaya çalışırız. Bize ait karmayı kim çözüp temizleyecek? Başkası mı? IMF yardımlarına benziyor.. ıııı-ıııııhhhhh! 😉

– Endişe etmek daha da komikleştiriyor üstelik! İnsanlara huzur ya da endişe sunun, genelde herkes endişelenmeyi seçer. Neden? Çünkü sorun devdir, zordur, kimse çözemez, endişelenmek haklılık getirir. 😉 İncir çekirdeği büyür de büyür! Çözmek yerine endişe etmek pek rahattır. Önemli hissettirir.

– En sonunda yukarıdaki aşamalardan geçilip de sorun hala olduğu gibi kalmışsa içine kapanma evresi gelir. Böylece depresyon, sağlık sorunları ve hastalıklara açık davetiye yazarız. Buyrun gelin, hastalanmak istiyoruz ki kendimizi daha da önemli hissedelim! 😉 Yaşamdaki asıl sorunla yüzleşmek istemiyorum, hastalığımın arkasındayım, üstüme örtüleri örtün, ince hastalıktan muzdarip göçüp gideyim.. 😉 Yani ölmek falan daha iyi! Çok kızıyorsunuz şu anda, söylenerek okuyorsunuz, haklısınız tabii, haklı olmak için yazıp okumak adamı fena halde kızdırır! 😉 Hadi bırakın şimdi, kapatın bu Talasana mı nedir, yoga ile günlük keşifler… Biz hareket, asana, sağlıklı olacaktık, nereden çıktı bunlar? Ya da devam edin iyisi mi, hani bu satırlara kadar geldiniz, sıkın dişinizi, az kaldı, bitecek? Belki bütün bu üsttekileri zamanında yapmış (ve arada hala unutup tekrar etmekte olan) birisinin deneyimlerini okumak o kadar da kötü değildir. 😉 Ne dersiniz?

Hatta aydınlandım falan sanıp tekrar tekrar bu üstteki kalıpları tekrar etme arzusu duyarız, rahattır çünkü! 😉 Halbuki kaçma, direnme, endişelenme ve yaşamdan vazgeçme alışkanlıktan ibaret, bunları yapmak için hiçbir neden yok ki?! Onaylanma ihtiyacının insanın başına neler açabileceğinin bir farkına varınca… Değişirsiniz! Değişir ve yaşamınızdaki her şeyi değiştirirsiniz! Taşlar yerinden oynar..

Sonra şu olur, olabilir.. Sorunun neden ortaya çıktığını analiz etmek, sorumluluğunu üstlenmek, eyleme geçmek! Böylece bu sorun neden benim hayatımda var, ne anlama geliyor sorusunu sorabiliriz. Böylece yavaş yavaş denge ve huzur gelir. Sorunları ele alış biçimimiz değişir. Ondan sonra sorunu sahipleniriz. Bu artık ”zavallı ben” deneyimi olmaktan çıkar. Çekirdeğinde özümsenmeyi bekleyen bir bilgi kırıntısına sahiptir ve bu sorunun kabuğunu kırma vaktidir artık. Dolayısıyla ”şimdi” kavramına odaklanma gelir hemen ardından. Şimdide geçmiş ve gelecek buluşur! O yüzden yoga asanalarının içinde şimdide kalırız, şimdiye odaklanırız! Geçmiş ve gelecek arasındaki köprüyü zihnimiz, bedenimiz ve ruhumuzla o anda kurarız! Şimdide kalınca değişir ve değiştiririz!

Çözümü gözümüzde canlandırmak, işlerin her zaman göründüğü gibi olmaması, yaşamı ve çözümleri, varoluşu sınırlamamak, eşzamanlılığı beklemek, yaşama ve onun sunduklarına, varoluşumuza sahip çıkmak.. Bunlar sonra… yavaş yavaş, adım adım, başka bir Pazar yazısına… 🙂