Belki daha öğrenmem gerekenler var.. belki hepsi gerçekten pectinei meselesidir. Kasmışım bir kere, açılmıyor işte, ıı-ııııhhhh… Kapalı, kabuk kabuk… Teselli ediyorum kendimi ağaçların da kabuğu var diye, kırış kırış, koyuyorlar havayla araya inceden bir duvar. Tamam, duvar karşıtı yazdım durdum biliyorum, sonra hücre zarı denen şey takıldı aklıma! Bu boyutta varlığın sağlaması hücre zarı ile oluyor! Peki ya ayrıksılığın sağlaması?

Ruhum derinlerine çökelmiş kıpırdamaz sandığım tortular şöyle bir havalandı bugün, denizden geldim, inanırım ve sedef içi kabuğumu, hani Birhan Keskin’in şiirindeki gibi, ne kadar çıkarıp kenara koymak istesem de zırhım yine sırtımda, tenimde, dikenlerimi gömdüm sanırdım, hiç olmadığı kadar keskin ve sipsivri hepsi meydanda!

Ya güveneceğim ben bu varlığımın en karanlığından yükselen içgüdülerime, ya da aslında geçtim ben dualité laf ola beri gele, görüyorum kendi içimi olağanca şeffaflığıyla, dolayısıyla belki artık her şey gün ortası, öğle vakti güneş tepede ve yakıyor bütün yalan ve dolanları… İçtenlik salisenin binde biri kadar kısa bir ışık, yanıp sönüyor gözlerinde, sonra kayboluyor, günbatımında UFUK kıpkırmızı…