glow

Bilenleriniz bilir, birkaç zamandır Ankara’da havaların da eksilerde seyretmesi, kuru soğuk derken sağ omzumdaki bir ağrıdan şikayet edip duruyorum. Hatta geçtiğimiz hafta o kadar dayanılmaz bir hal almıştı ki ne yoga eğitmen eğitimi sınıfıma gidecek mecalim oldu, ne de daha fazla ağrıyı çekecek. Ne denediysem olmadı, ibuprofen içerikli bir şey almaya karar verdim. Daha önce doktorumun bana reçeteyle yazmış olduğu bir ilaç. Hiç bu kadar tuhaf bir deneyim geçireceğimi düşünemedim tabii. Metabolizmam değişti galiba? Bunu çok büyük bir SORU İŞARETİ ile yazdığımı bilmenizi isterim!!! Son zamanlarda giydiklerim, yediklerim, söylediklerim, yaşamımdaki insanlar, işim, ailemle ilişkilerim, her şey ama her şey o kadar değişti ki? Nasıl olur da kimyasal ilaçlarla olan ilişkim aynı kalır? Kalmadığını çok fena bir yoldan öğrendim! Ibuprofen etken maddesi ile zehirlenilir mi? O başarıya da imza attım! 😉 Hayır, hiç övünmüyorum, felaketti! Böyle mide bulantısı, baş dönmesi olamaz! Disko topuna döndüm ve her sese dönüyorum ve hiç bitmiyor bu fırıldak algılama hali, derken daha çok daha çok midem tutuyor, bulanıyor! Kusacaksın demişti bir hocam, kusacaksın, zamanı geldi! Peki… demesi kolay! Ayrıca kusmanın tersi ağlamak! O daha da ayrı bir sorun, bende tık yok, bir gözyaşı damlası dahi gelmiyor?!?! Midemde düğümlü bir kilit!

Yılbaşında vitrinlere oynadığım bir kusma simülasyonu yaşadım… ÖÖööööffff demeyin, ne olur, bu ”kusmak” meselesi acayip kritik! Sabrederseniz ”tiksinç” bir konu ve eylem başka bir yöne gidecek, haydi, kalın benimle, okumaya devam. Satır satır takip edin beni, bakın neler oldu?! 😉 Vallahi Yin Yoga’dan ve hele de DARK YOGA deneyimimden bahsedeceğim, geliyorum yavaş yavaş sadede, önce biraz dolaştırmam lazım sizi…

Çakralar konusuna daldım son zamanlarda, hemen kavrayamıyor insan. Aslında hepsi o kadar sembolik ki tamam okudum, dinledim, anladım denecek bir şey değil. Neyse, Manipura çakra meselelerine dalmışken arsızca güç kullanmak, bencillik, kaçak güreşmek, sorumsuzluk, kendini kurban rolünde yaymak, yayılmak, öfke, öfke, öfkeeeee vs…vs…. diyeyim, siz anlayın.

Neye ağlayayım? İçimden ne çıkacak dışarı?

Aylar önce yeşil ejderhamla bir muhabbetimiz oldu. Birbirimizin gözlerinin içine bir baktık şöyle. Ondan sonra gölgemle tanıştığım hızlı bir iki ay geçirdim. Tamam, merhaba gölge, ben ışık, sen gölge. Ok, memnun olduk. O arada yeşil ejder de tıslaya tıslaya sönmüş ağzıyla küser gibi yaptı, çekildi inine. Takıntı mı yapmıştım? Belki?! 2012 geldi sonra, ejder yılı. Ben benimkiyle barışmıştım, ya da öyle sanıyordum. Simulasyon yılbaşı kusmasını yemeyen ejderim ibuprofen zehirlenmesine sıkı tepki verdi! Belli ki çok kızmıştı bana! Ben kim oluyordum da kendimi ciddiye almıyordum!?!?! Sen tut bunca değiştir her şeyi, ilaçları hafife al, şeker tanesi gibi at bi tane..

Neyse.. o gün ve akşam olağanüstü kötü geçti! Sen misin kusmayan? Böyle kustururlar adamı işte! Bu arada daha neler çıktı benden, inanamazsınız. Bir laf ediyorum mesela, inanamıyorum kendime, bunları ben mi söyledim?! Hayır, ama bir yandan da tam on ikiden vuruyorum! Söylenmesi gereken kısa, öz ve net, yerini buluyor. Nasıl yani? Bu da yeni çıktı?! Başım dönüyor.. En sonunda o gece yatak döşek teslim ediyorum kendimi uykuya.

Ertesi gün, işteyim, müthiş bir utanç içindeyim. Güç istendiğinde ne kadar zarif, ne kadar asil, kendini kaybedip kibirlendiğinde, sarhoşluğunda, ya da körlükte ne kadar iğreti, zavallı ve aptallık anıtına çeviriyor insanı! Gücünü başkasının üzerinde kullanmaya çalışmakla seyretmek ve dahil olmamak arasına hiçbir köprü kurulamaz gibi geliyor bana! Utanıyorum… Paschimottanasana, Janu Sirsasanalara doğru bir şeyler akıyor benden, gözlerim nemli! Bu da nereden çıktı şimdi?

Üstelik zehirlenme hafiflemiş, kol, omuz ağrısı taş gibi yerinde, milim kıpırdamamış. İçimden geçiriyorum, ah diyorum, ah, keşke bu akşam Fer Yoga’ya gittiğimde derste şöyle kendimi tümüyle yerçekimine teslim ettiğim bir şeyler yaşasam, kulaklarımı, ağzımı (yani geveze çenemi kastediyorum), en önemlisi gözlerimi de kapasam, hepsini içime çeksem, dışarıyı almasam hiç, kapatsam ışıkları söndürsem? Fer Yoga‘nın yolunu tutuyorum sonra, stüdyodan içeri her girdiğimde ev duygusu geliyor zaten. Derken Ayfer hoca, bu akşam Yin Yoga yapacağız hem de Dark diyor (gözler bağlı), duyuları tümden içe çekeceğiz. Nasıl seviniyorum! ŞŞşşşşştttttt, bu ne hız? Dileğimi fısıldayalı bir iki saat geçtiydi aradan, vayyyy, teşekkür canım! 😉

Hazırlanıyoruz, matların üzerinde bağdaş kurup oturmuşuz, hepimiz heyecanlıyız. Derken sargıları doluyoruz…

Peki ben ne yapıyorum sizce? Daha henüz görebilirken, balerin hırkamı, saç tokalarımı, havlumu, ayaklarım üşürse diye yanımda bulundurduğum patikleri gözlerim bandajlıyken de bulabileceğim şekilde matımın başucuna yerleştiriyorum.

Sonra başlıyoruz… Arada üşümeler vs. geliyor bana… Yin Yoga yerde yapılıyor çoğunlukla ve gerçekten de ağırlığını, yalnızca bedensel değil, duygusal ve zihinsel tüm ağırlığını, sıkışmışlığını yere akıtmak, teslimiyeti, açıklığı deneyimlemek bir yerde. Gözleri de kapatıp iyice içe dönünce farklı bir içsel iklimde buluyorsunuz kendinizi. Bu üşümelerin birinde arkaya uzanıyorum otomatiğe bağlamışım, balerin hırkamı buluyorum, geçiriyorum üstüme, hızlıca bağlıyorum kuşaklarını dolayıp bedenime.. Derken derken farkına varmaya başlıyorum, elimi atıyorum her şeyin yerini biliyorum, her şeyi buluyorum.

Ben kendi yaşamıma da böyle yaklaşmayı çok denedim biliyor musunuz? Her şeyi planlayarak… hiç oluruna bırakmadan. Normali buymuş gibi davranarak, oysa bu toplumsal bir elbise üstüme giydiğim, konfeksiyon ve benimle hiçbir ilgisi yok! İrkiliyorum! Ürküyorum! Ben bu planlayan, iki üç adım sonrasını gören satranç oyuncusu kişi değilim ki ve zaten planladığım her hayat maceramı altüst ettim şimdiye kadar! Ama en son hücresine kadar altüst ettim! Meslek değiştirdim, ev, eş, dost, ülke, habire değiştirdim, hababam değiştirdim! Her sıkıldığımda, kızdığımda, her işe yaramaz bu dediğimde, değiştirdim! Şımarıkça! Öylesine cüretkar!

Kendi enerjimin, akışımın önüne en büyük HES santrallerini kuran, baraj duvarlarını yığan benim! Böylece kendi enerjisini acımasız bir vampirin kan içmesi gibi içen, ruhuna, kalp iklimine bakmayı, yeşertmeyi bilmeden kendini tüketip çöle çeviren… hep benim! Bir süre sonra o baraj duvarının arkasında öyle bir ”pislik” birikiyor ki anlatamam size! Patlamak isteyen, duvarlarını zorlayan, kokuşmuş çamurlu tortulu bir yaşam suyu, bırakın, engel olmayın, kendini KUSACAK! En sonunda çatlatıyor duvarını barajının, patlatıp infilak ettiriyor, bırakıyor kendini yine akışın gücüne taa ki yeniden kendi önünü bir kere daha tıkayana dek!

Yin Yoga ile oldu bütün bunlar… daha doğrusu Dark Yin Yoga ile! Hepsi teker teker film şeridi gibi geçti gözlerimin önünden! Şaşkınım! Uzanıp almaya çalıştığım bir hırka ile yaşamıma davranışım meğer ne aşılmaz bir köprünün iki yakası imişler!

Etrafını kontrol etmek, çocuğunu, kocanı, karını, anneni, babanı, sevgilini, adı sevgi güya, ama aslında hepsi EGO ve kontrol etmek için sarfedilen kontrolsüz çirkin güç, onun yol açtığı çirkinlikler…

Bugünlerde hayatımda yepyeniler var. Eski ben yine plan program yapardı. Şimdiki ben Manipura, Tan-Tien her ne ise, onun içindeki dengeye güveniyor. Merkezindeki güce değil, dengenin matematiğine ve dinamiğine, bu dengenin dinamizmine ve her an değişebileceğine… Ok.. sorun değil! 🙂

Korkuların dindiği yerde plato yaptı, şimdi usul usul kaynıyor yatağında, akıştayım, hayat nehrim.. bakalım, nereye gider, ne zaman okyanusa dökülürse…

Aaaaa, söylemiş miydim? Dark Yin Yoga deneyimim sağ omuz ve kolumdaki ağrıyı kökünden söktü attı! 🙂 Yarın ilk fırsatta nasıl bir şeymiş bu, hakkında konuşacağız.

(Arkası Yarın…)