En sonunda 15. kat! Tavandan yere kadar kocaman bir cam var salonumda! Güneşe selam için bahane kalmadı kısacası! 😉 Bu hafta yavaş yavaş taşınıyorum.. Beyaz eşyanın bağlantıları, teknik servis gibi hoş olmayan bir muhabbet kaldı geriye. Ondan sonra bir yatak, salona bir sehpa, yer yastıkları, yine uzun ve rahat bir kanepe dışında bir şey kalmadı. Bir de diğer evimden gelecek bir iki tabak çanak olayı… Bitti neredeyse! Zormuş! Neden? Vakit yok çünkü! Çok garip bir yer Istanbul! Hiçbir şey için vakit yok… Ama biliyor musunuz, arabasızlık şart! Bir de bence 24 saat güvenliği olan bir sitede oturmak da allahın emri! Kuş uçmayacak kısacası… Bir şey olmaz evrene bırak diyeceksiniz… Tamam bırakıyorum, emin olun hayatımda hiç bu denli akışta ve esnek olmamıştım. Ama benim gibi kabuksuz yufka yürekliler için ufak tefek güvenlik önlemleri fena olmuyor hani.. Beni yakından tanıyanlar anlayacaklar ne demek istediğimi.

Başka? Aaaaa evet! PEYK! Gidin!!! şarkısı bence İstanbul’a çok yakışıyor! 15 gündür ilk defa şu anda konuşmuyorum. Evde full sessizlik hakim. Sevgilim arkadaşıyla buluştu, ev bana kaldı. Karşı damda bir martı… Arada bir baş selamı, radyoyu bile açmadım. Hani vakit yok, herkes ishal olmuş gibi çok konuşuyor ya bu şehirde (ben dahil), haliyle bir irkiliyor insan. Aaaa?! Bir de kolumdaki kırmızı ipi kaybettim. Yok! Yok oldu! Bu ne demek bilmiyorum… Meditasyona bu komik vakitsizlikte daha da fazla vakit ayırır oldum. Sadece geçiş biraz dağınıklık yaratıyor, istediğim kadar sık yoga stüdyoma gidemiyorum. Neyse, bu da geçecek elbette… 🙂 Asayiş berkemal kısacası..

Durun, PEYK diyordum, ishal konuşma ve zamannnn diyordum, buyrun araya müzik alalım!

Ondan sonra Yeni Dünya! Yalnızlığı da kapının arkasında askıya astım, kalp ölü bulunduydu bir baktım güneş açmış… yine, yeniden! 😉

Yaşam böyle sırnaşık, sarmaşık bir şey… Bir öyle bir böyle, aslında tutarsız, sade, umarsız, şımarık ve omuz silkip çekip giden şey, ellerin arasından kaydıkça güzelleşen, yakalamayı, çabayı bıraktıkça amansız bir flörte dönüşen….

Hiç işten bahsetmiyorsun diyeceksiniz… Ne bahsedeyim ki? İş sadece… soframa ekmek koyduğum ve belki beni büyük şehir ızdırabından kısa sürede kurtaracak hayalimdeki zeytinliğin ortasında güzel kokuların, öğleden sonra siestalarının tadına daha da bir varmak için bileyecek şey… iş….. ciddiye alıp da ciddiye almadığım, asla özümdekini onunla birebir bütünleştirmediğim, sadece el bileğimden kopup giden kırmızı ipin bana hatırlattığı prensipleri uyguladığım,  deli saçması girdabın ortasında kutbumu şaşırmadığım geçici ortam… bir nevi yoga belki…. Kibir ve egononun dozajı kaçacak gibi olduğunda Janu Sirshasana ya da Paschimottanasana… Katılaşıp kapanma kabuk yapma eğilimi hissettiğimde Ustrasana, Urdhva Dhanurasana… Biraz farklı bakmam gerektiğinde Salamba Sirsasana… Çok denge çok ama çok denge lazım bana, bolca Virabhadrasana III ve Ardha Chandrasana… Gözlerim kapalı Vrkshasana… YOGA! Devam!

Bir de bazen hafifçe kalbim sıkışır gibi olup da bir iki damla sanki nem yapacak çiseleyecekse bolca hocamın verdiği mantra, müzik ve en önemlisi de ne biliyor musunuz? ŞÜKÜR! Evet… ŞÜKREDİYORUM!

Karşı evin bacasından bakıştığımız martıya bakıyorum… Olacak galiba, memlekette miyim neyim? ŞÜKÜR! 🙂 Ah İstanbul! Aldat beni ölene kadar! 🙂