Bilim kurguya bayılırım. İtiraf edeyim gökdelenlere de öyle! Hatta Edinborough’da gördüğüm 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başından kalma tuğla, çelik ve insan dehası diyebileceğim köprülere de hayranım! Hiçbirine gerek olmadığının bilincinde olsam da beni büyülüyorlar. Yani köprüye gerek yok, şehir kurmaya gerek yok, ağaç kesmeye, şu anda oturduğum 14. katın penceresinde tepeden İstanbul’a bakarken düşünüyorum da, rüzgarın çayırda çimende engel tanımadan doğayı okşayarak gezinmesi geliyor gözümün önüne… Oysa benim manzaram İstanbul’un ufkunu yavaş yavaş kapatmaya başlamış, giderek daha da çok kapatacak olan gökdelenler ve yüksek apartmanlar. Gökyüzüne doğru beton ve çelikten olağanüstü kontrollü ortamlar yaratarak fiziksel yükselişte, ruhani alçalmalardayız… Sanırım…. İstanbul, New York aslında. Queens ve Harlem havası var diyeceğim, çok ileri gittin diyeceksiniz.. Benim semtim böyle gökdelenlerin gölgesinde küçük esnafın güzel muhabbetini bağrına basıyor hala, kendini pek koruyamayacak muhtemelen, kimbilir hepsinin başına neler gelecek?! Alışveriş yapmaya başladığım mütevazi pastanecik, yok pasta çörek fırını demeliyim, hap kadar dükkancık ve o ne leziz ayçörekleri öyle! 🙂 Çocukluğumun en sevdiğim tatlarındandır. Bu sabah kahvaltıda ayçöreği yerken farkettim ki tam yirmi yıldır hasretim! İstanbul’un mahalle arası fırınlarından alınanın tadı başkadır ve dünyanın başka hiçbir yerinde o lezzeti bulamazsınız. Nerde kaldım?

Evet, bir gariplik var bu işte! Gökdelensever ex- + neo-Istanbullu bendeniz aslında yüreklerin sıcak olduğu ufak dükkancıklarda teselli arıyorum. Çünkü şehrin kaba insanlarından, iş-odaklı bencilliğinden elbette ki ben de nasibimi alıyorum. Çok kendimi kaptırmasam da aaaaa, bir bakıyorum ağzımdan abuk sabuk bir laf çıkıvermiş! Ne önemi var?! Omuz silkip geç, 18 milyonda bir insanla karşılaştın, onunla bir daha karşılaşma şansın nedir ki? New Yorklular böyle yapar genelde… Ya İstanbullular? Bu şehrin ruhu yağmur ve çamurla mazgallarından akıp gidiyor mu, yoksa aslında kaplumbağa gibi sert bir kabuk yapmış sonra kendi içine mi kaçmış? Bu şehrin yüreği nerde?

Gökdelenleri ve bilimkurguyu seviyorum. Çocukken en büyük fantazim acayip ‘cool’ bir çocuk olmaktı. Hiç beceremedim okulda falan. Biraz gıpta ederdim doğrusu, hani saçı başı hep yerinde kızlar vardır, ne yapsa güzeldir, tükürse, aksırsa, güzel… Nil’in ‘Pelin’e Pelin’eeeee’ diye çığırdığı şarkısı geldi aklıma… Hep bir Pelin vardır ambalajından yeni çıkmış gibi böyle parlak! Evet, kıskançlık satırlarımı okumaktasın sevgili okur! Bana da oluyor yani, arada arıza çıkarıveriyorum! 😉 Neyse, işte o yüzden üniformaları da severim. Kirlensin yıka ütüle hep aynı şeyi giy… Rahat! Düşünülecek bir faktör daha silindi gitti listeden. Yani hayat steril… Kolay! Kaygılanmıyorsun yarın ne giyeceğim diye. Üstelik bu hayata bakmanın fena bir yolu aslında! Farkettiniz mi? Endişe gözlükleri ile bakmak kendini akışa bırakamamak demek… Korkmak kısacası! Kimisi yeni olan her şeyden korkar, çekinir. Düzeni, ortamı hiç bozulmasın ister. Bazılarımıza ailelerimizden, pimpirikli ebeveynlerimizden, büyüklerden kalma böyle ciğerlerimize kadar yapışan katran gibi kara bir enerjidir. Aman kızım sıkı giyin, üşütmeyesin?! Bereni aldın mı? Hiiiiii, çok terlemişsin, sırtına havlu koyalım! Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları ile tasvir ettiği yeni apartman hayatının gelecek nesilleriyiz işte bizler. Bir Nişantaşı apartmanının ikinci katındaydık belki, şimdi 14’teyiz?!?! Daha da kontrollü olduk! Hayatı üstümüze yorgan gibi çekip kendi düşümüzü görmek, istediğimiz uykuları uyumak istiyoruz. O yüzden artık en revaçta daireler 1+1’ler… Kendimize karşı bile o kadar tahammülsüz olduk ki, eşi, dostu, sevgiliyi, hele hele çocuğu ne yapalım?! Hepsi kontrol edilemeyecek parametreler oluşturur hayatta.. Kapan kapanabildiğin kadar, boşalsın için, otur minimalist dairende, her şey beyaz, kahve ve siyah, batılının zenden anladığı dekoratif çabadan ibaret. IKEA’dan mumluk almayı unutmamak lazım ama.. her akşam bir sıra mum yansın, ambiyanssss olsssuuunnn! 😉

Çelişkilerin çocuğuyum, çocuklarıyız. Her 23 Nisan Kazdağı’na koşup doğaya, yeşile tapınma yapmacıklığımızın ardından bin metroya, katıl çalışan ordusuna, gir ofise, garip şeyler yap bütün gün, dudaklarını büz, kaşını kaldır, bir ton telefon et, milyon tane e-postayı okur gibi yap… Çalış ve kazan, senin de olsun… 😉

En en en garip olanı ne biliyor musunuz? Yahu ben bunları geride bırakmıştım 20 yıl önce. Çektim gittim İstanbul’dan. Ne oldu şimdi buradayım?! FULL CIRCLE! 😉 Dertlendiğimi sanma sevgili okur, hiç dertli değilim, hatta şu anda bir kupa yeşil çay içiyorum, Hindistan’dan, evet, hem de bio, yani organik… Keyfim yerinde! Burada oturduğum yerden ahkam kesip latife yapıyorum sadece. Bir yandan da merak ediyorum, acaba sen de kendindeki bu çelişkileri yakalayıp benim gibi kikirdiyor, kendini alaya alıyor musun diye?! Çünkü bence deli saçması hepsi…

Ama, delilik olmasına delilik de, çok önemli bir nokta var benim için. Her ne yapıyorsam karşımdaki insanın yaşamını güzelleştirmek, iyileştirmek için çaba gösteriyorum. Benim için yoganın gündelik hayata yansıması böyle bir şey. Tuvalet de temizlerim, şirket de yönetirim! Arkaplandaki anafikir yaşamı başkaları ve kendim için ahenkli, barışçıl ve kaliteli kılmak. Yani ne yaptığımın gerçekten bir önemi yok, nasıl yaptığımın büyük önemi var.

O yüzden Edinborough’nun sanayi devriminin ilk zamanlarından kalma köprülerini de, gökdelenleri de seviyorum, bilimkurguyu da! Sebebini pek bilmiyorum. 😉 İstanbul için fazla yapılacak bir şey yok, olmuş bir kere. Yine de erguvanlar ve manolyalar var biliyorsunuz eldeğmemiş yerlerinde. Bahar kapının arkasında, bir iki haftaya saklandığı yerden çıkacak, oynayacağız. O zaman evin manzarasını çok merak ediyorum işte! Çünkü yağmur pek bir yakışıyor bu şehre.. Sonra, biliyorsunuz, bir kere terketmiştim, yine yapabilirim… ilerde! Umarım uzun bir yolculuğa çıkmak için olur bu… 🙂