Bugün o kadar önemli bir şey keşfettim ki! Daha doğrusu gerçekten idrak ettim.

Kendime karşı hiç ama hiç şefkat duymuyorum. Hiçbir zaman da duymadım. Çocukluğumdan gelen bir şartlanma. Müthiş derecede derin, yara gibi bir şey, bir tür damga, ruhuma işlemiş. Yetersizlik ve yetmezlik, yetememe hali ile ilişkili. Dışarıdan gelen sürekli olumsuzlamalar sonucunda Pavlov’un köpeği deneyindeki gibi inanmışım: Yetersizim! Nankörüm! Kötüyüm! Asla hiçbir şeyde dikiş tutturamam zaten! Maymun iştahlıyım! Sorun çıkarırım! Memnuniyetsizim! Şuyum! Buyum! Daima ailemi üzerim! Kimseye mutluluk, neşe getirmem! Kara koyunum! Tüm ortamın neşesini mahvederim! Varoluşum kabahat benim!..

Böyle gidiyor… Nasıl, ne zaman olduğunu ben biliyorum. Hepimizin çocukluğumuzdan bu yana ruhlarımızı dağlayan damgalarımız var. Önemli olan farkına varıp değiştirebilmek.

Bugün saçma sapan bir olayla benim olumsuzlamalarımın tamamı su yüzüne çıktı. En fenası da neydi biliyor musunuz?

Ben bu kadar, ama bu kadar kötü hissederken yine aynı damgayı yedim. Nankör, memnuniyetsiz, beceriksiz!

Sanmıyorum.

Ben bunların hiçbirisi değilim.

Asla olmadım.

Çocukların en büyük derdi nedir söyleyim sizlere. Asla fikirlerinin sorulmaması.

ASLA!

Kendini nasıl hissediyorsun?

Ne önemi var?

Ailen yaşam mücadelesi verirken, para kazanıp çocuk büyütmek, kendi ebeveynlerine yaşlılıklarında sahip çıkmaya çalışmak ve daha binbir türlü dert derken sıra çocuğun duygusal bunalımı ve isyanına gelemiyor.

GELEMEZ!

GELMEMELİ!

O, okusun büyüsün! Özel kolejde, özel üniversitede, bilmem ne özel dersler ve hocalarla kapitalist sistemin beyaz yaka kölesi olmak için yetiştirile dursun ve ARIZA ÇIKARMASIN!

Ben böyle büyüdüm.

Buraya açıkça yazıyorum! Beni maddiyat anlamında annem babam büyüttü. Kalp, yürek, vicdan, sevgi, vefa, dünya, doğa, aşk, saflık anlamında babaannem ve dedem.

Her ikisinin arasında gezegenler, uzaylar, sonsuzluklar büyüklüğünde bir uçurum var!

İkisinin yakası asla bir araya gelmez. Neden?

Çünkü dedeler, babaanneler, büyükanneler torunlarına maddiyat derdiyle yaklaşmazlar herhalde. Hayatta yapacak tek şeyleri kalmıştır, nasıl olsa kendi çocukları onlara baktıklarından kiraydı, elektrik su faturasıydı düşünmeden sadece bol kepçe kayısı reçelli, okul çıkışı puf börekli, havuçlu kekli, evin pastane gibi koktuğu uçsuz bucaksız sevgi dünyaları sunarlar.

CENNETTİR!

Ve sonra araya zaman girer.

Vefat ederler.

Ondan sonrası öksüz yetim ruh, yürek demektir.

KAPININ önüne konmaktır.

EVden ve YUVAdan bir daha asla adımını içeri atamamak…

Ondan sonrası SÜRGÜN!

Cennetten kovulmak böyle bir şey.

Aydınlanma ise nedir?

Herhalde yanılsamanın farkına varmak?

Kendi anne ve babana sağladıkları tüm ”maddi” imkanlar için şükran duymak…

Suçlamamak…

Ne onları, ne kendini…

Ve bilmek, aslında kediler nankör değil, unutkandır.

Ögür iradeleriyle unutmayı seçerler, gözleri kapanır, çizgi olur.

En iyisi.

Sonra kolların kendi kendini sarar.

Balasana’da alnın secde edip yeri öptüğünde, Janu Sirsasana ve Paschimottanasana‘da kendi yüreğinin buzdan gölünde derinliklere daldığında, Urdhva Dhanurasana‘da atalarının mezarının başında durup ağladığında ve yüreğini büyük bir özlem cayır cayır yakarken hayata karşı apaçık ve savunmasız ama kendi çemberinin merkezinde mevzilendiğinde, Trikonasana‘da artık her üçlemenin bakış açısını görüp de hepsine, herkese hak verdiğinde, artık, en nihayetinde, bağışlanma, af dileme ve özrü kabul etme, gelir olur kalır mı?

Ey anam babam, bildim ne çektiğinizi.

Ey babamın anamın babası anası, bildim nasıl sevdiğinizi.

Kabul ediyorum.

Mücadele bitti.

Şimdi özgürlük iklimi…

Sürç-i lisan eylediğim varoluşum egolarınızın kıyılarını yalarken artık geri çekiliyor.

Kendime şefkat duyma, eski defterleri tümden kapatma zamanı.

Kendine şefkat duymayan birisi sevginin dilini nasıl konuşsun ki?

*****

Bugün ve dün telefonlarına cevap veremediğim tüm güzel dostlarım. Çok haşin bir Ankara – Istanbul arası taşınma deneyimledim. Hepsi 48 saatten az bir sürede oldu. Ne olur affedin. En kısa zamanda görüşmek konuşmak üzere.