Çocukluğumun en iyi hatırladığım bölümlerinden bir tanesi Almanya’da ilkokul günlerim… Özellikle oturduğumuz ev… 12. kat, Holiday Inn karşısı.. Güney Koreli bir aile de vardı daha aşağı katların birinde. Öyle baharatlı ve garip kokulu yemekler pişirirlerdi ki, pek de hoş kokmazdı doğrusu, binanın kapısından içeri girer girmez nefesimi tutar, asansörle eve çıkıp da içeri girinceye kadar salmazdım. Sonra bırakırdım kendimi ve derin, kendi evimin, ortamımın tanıdık bildik kokusunu, havasını içime çekerdim. Yüksek binalarla böyle tanıştım, altı buçuk yaşındayken.

Yıllar içinde pekçok adres, ev, şehir ve ülke değiştirdim, bu taşınmalarda arada kimi evler yine yüksek katlardaydı. Biliyorsunuz, şimdiki de öyle, şehre tepeden bakıyorum. Ben bunu seviyorum. Hepsinin içinde en çok yüksekte olmak, kediler gibi etrafı izlemek hoşuma gidiyor.

Çünkü içindeyken değilim, dahilken dışındayım, üzgünken mutlu, mutluyken hüzünlü, merhametliyken bencil, bencilken çocuksu ve saf, hem öteki hem beriki, iki kutup arası gidip gelen sarkacın kör daireler çizdiğini bazen unutacak kadar cahil, cehaletin ve körlüğün verdiği cüretkarlıkla cesur, aynı zamanda korkak, severken tiksintiyle dolu, tiksinirken utanç içinde, vicdan derken tamamen vitrin, aydınlığımdaki karanlığım, hepsi ve her şey aynı anda ve sürekli bir devinim halindeyim… Arada da kuşbakışı, eğer ağırlık merkezimi yakalayabilirsem, bazen…

Aslında şehrin insanlarının içindeyken dağdayım ben.. İçimde bir dağ var, kıpırdamadığı yanılgısına düştüğüm, sadece şekil itibariyle insanı aldatan bir sağlamlık abidesi, oysa içi kaynıyor, kendi kendini yakınca yanardağ, kül olup zengin toprağa toza dönüşebilmek ve bağrında asırlık asmalar yetiştirebilmek için, kıvrımlı sarmaşık gövdelerine hayat verebilmek uğruna unufak ve toz ve ateşi göze alabilecek kadar dağ!

İçsel topografyanın dağları sizin benim bildiğimiz gibi değil.

Kendi kuytu vadilerinde dolaşmak çok ürkütücü, yüreğinin sert rüzgarına kapılmak, kah zihninin şimşekler çakması, yıldırımlar yağdırması… Hepsinin içinde, karşısında, üzerinde, dağ olabilmek, dağ gibi durabilmek demek bence en çok yıkılmakla eş anlamlı!

Eskiden Tadasana / Samasthiti denince dayanıklılık, sabit durabilme yetisi gibi yapay denebilecek tanımlar, özellikler gelirdi aklıma. Şimdilerde nasıl kırıntıya, toz tanesine dönüşebileceğini farkediyorum. Katılaşıp sabitlendiğin dakikada yaşam üzerinden geçiyor! Dene ve gör, göster direncini ve sana gelip çarpan hayatın seni serseme çevirmesini gözlemle..

Yogada dağ dedikleri şeyin doğadaki dağlarla aslında hiçbir ilgisi yok… Mecaz sadece…