Yunus sürüleri… Masmavi denizin ortasında siyaha çalan koyu gri gövdelerini ışıl ışıl parlatan güneşte kavisli sırtları, çevik atlayışları, suları yara yara ilerliyorlar.. Bir dalgakıranın tepesine iliştirilmiş, bir yanını büyücek kayaya yaslamış rüzgardan hayli korunaklı salaş bir lokantadayım. Akşam saati yaklaştıkça güneş her şeyi sarıya, turunculara boyuyor, renkler bahar yağmurları sonrasında inanılmaz canlı! Kuş sürüleri, martılar bir sağa bir sola suyun yüzeyini yalayarak uçuyorlar, lider fikir değiştiriyor, haydi tam ters yöne ve derken bir daha, sanki bir bale gösterisi izliyorum, şahane! Arada kocaman kuru yük gemileri geçiyor, turuncu bir kılavuz tekne atılıyor hemen, geçişi kolaylaştırıyor, sonra hızla ayrılıyor geminin yanından. Birkaç masa ötemde çiftler, ailecek yemek yiyenler… Haftalardır ilk defa sessizim. Dingin, gürültüsüz, karmaşasız. Eyvallahı olmayan yaşamımın belki de en tatlı bahar günlerinden birini yaşıyorum. Buraya en son altı yıl kadar önce gelmiştim. Bu balıkçı köyünün yolunu bulmaya çalışırken bugün bir anda aklımda bir şimşek çaktı. Altı yıl önce ne durumda olduğumu hatırladım. Hemen ardından da her şeyin nasıl da gelip geçici olduğunu tekrar farkettim. Böyle bir anlığına yakalanmış bir his… sonra kanatlandı uçtu gitti. Her şey çok yakınken aslında çok yabancı. İnsanın çekirdeği parçalanmıyor aslında, o yalnızca sanırım ölüm anında öyle. Yani ölebilmek için radyoaktif olmak gerek bir yerde, kendi güneşinin patlamasıyla yanmak kül olmak…

Altı yıl önceki ben, şimdiki bene ağzını açıp da tek kelime etmedi. Selamlaştılar, bir göz teması, o kadar.. Gerisi martı çığlığı…

Bu masaya oturmadan önce uzun bir yürüyüş yaptım. Yol boyunca görkemli, uzun, görmüş geçirmiş çamların arasında sessiz sedasız yürüdüm, saçlarımın içinde hafif rüzgar. Doğa beni içine aldı sanki ve biz seviştik. Tenimi her okşayışında minnetle doldum. Anneanneme, anneme içimden teşekkür ettim. Onların Istanbul’una uzağım elbet, yine de genlerimde taşıdığım her iki kadının ayak bastığı yerlere gitmek, hikayelerinin üzerine bir de kendiminkini eklemek, bilmem işte, bazen mekan, zaman çağırıyor, çağrılınca davete icabet etmek lazım..

Elimdeki kitap gözümdeki denizi kıskanıyor. Pek okuyamadım, yazıp çizemedim. Çünkü manzara ve renkler beni hipnotize etti. Bunca tazelik, aman kösnül Temmuz doğanın bağrını dağlamadan daha çok içime çekeyim, gözlerime hapsedeyim istedim. Baktım baktım da doyamadım!

Baharda Istanbul’da denizin rengi başka! Dünyanın hiçbir yerinde bu mavi yok! Erguvan mevsiminde turkuaz..

Zaman, mekan, beden, hepsi değişiyor, renk tayfı hayat, hangisini görmek isterim, bugün mavi… masmavi…

Bir dönem kapanıyor, yenisi başlıyor benim için. Kendimi kendimde kaybetme dönemine giriyorum ve artık tohum da kaybolmak üzere. Mevsimsizlik ufukta belirdi.. Rüzgarla dans eden deniz kuşları…