Bugün Istanbul turu devam etti. Özlediğim, sevdiğim mekanlara tek tek uğrarken arada yeni keşiflerim de olmadı değil. Cihangir’de sakızlı muhallebi + Türk kahvesi ikilisi, bahar güneşi… Beyoğlu dolaylarında da oturup soluklandığım, yazıp çizdiğim, yemek kaçamağı yaptığım bir iki yer oldu. Bazen şehirde uzaylı gibi hissediyorum, bazen tümüyle evimde. İki uç arasında yalpalıyor duygularım. Her gittiğim, kaldığım yerde böyle hissederim. Çocukluğumdan beri hiç değişmez. Çünkü sonra hep taşınma gelir ardından. Sakızlı muhallebi yediğim yerde dükkanın sahibi bir ahbabıyla tavla oynuyordu, vur tut, derken bir o yendi, bir diğeri.. keyifli vakit geçiriyorlardı. Seyirci koltuğumdan izledim. Sonra düşündüm, yakınmaya, hayıflanmaya gerek yok, ben bunu seviyorum, böyleyim. Dahil olmayı değil, kenardan izlemeyi, gözlemlemeyi, adeta casusluk edercesine… Örneğin Beyoğlu’ndan Taksim’e doğru yürüyorum, çıngır çıngır bir ses geliyor, zırıl zırıl ama, sonra bir baktım karşıdan yuvarlana yuvarlana boş bir cam soda şişesi geliyor, hani şu yeşil olanlardan, müzikli bir kayış, derken yokuş aşağı yol kavislenince fazlaca dönüverdi sola doğru, hızı kesildi, dolayısıyla sesi de! Güzeldi! 🙂 Darmadağın şehrin kakafonisi içindeki ufak müzikler eğlendiriyor beni, ilgimi çekiyor. Hepimiz farklı farklı algılarla bakıyoruz içten dışa, dışımıza.. Benimkisi tamamen psikolojik. Zihinsel değil, ruhsal iklimlerde gezinmeyi seviyorum. Derken deliler gibi özlediğim kitapçı karşımda! Her zaman raflarının arasında bağdaş kurup oturur, ilgilendiklerimi evirir çevirir, çoktandır unuttuğum yazarlar, şairlere bir selam eder çıkarım. Mesela Birhan Keskin… Y’ol adlı kitabını nasılsa kaybettim. Hiç hatırlamıyorum. Ankara’daki evimde başucumda gezinirken, her elimi attığımda bir iki satırını okuma fırsatı bulurken sonra aniden pufffff! Toz oldu! Yok, yokkkk! Birisine mi hediye ettim acaba? Hiç hatırlamıyorum! Yeniden aldım. Y’ol öyle hediye edilecek türden bir şiir kitabı değil aslında. Birhan Keskin’i kimseye hediye edemezsiniz, canınız cam kesiğini özlerse anca öyle gider okursunuz. Yaraya tuz basmak gibidir bazen. Öyle bir ruhlar aleminde gezintiye çıkarıverir ki insanı, baş dönmesi, tansiyon düşmesi, yürek daralması, bazen öfkeli bir ferahlama, ama en çok da gaipten haber verir gibi anlatması müptela eder, elinizden düşüremezsiniz. Sonra öyle saatte 150 km hızla okunmaz, dil damak arasına zeytin tanesi sıkıştırır da suyunu yağını çıkarır gibi tek tek sözcüklerin tadına varmak gerekir. Birhan Keskin sözcükleri iğne oyasıdır, bazen tırnak gibi içe batar, acıtır, sonra yalnızlığı teskin eder, sızısını alır. Çünkü evrenseli anlatır, herkesin başından geçeni, bilindiği, anlatır da sanki bir mucizeye tanık olurcasına ve aslında hepsi dönüşüm, değişim, bir anlığına hani yazın sahildeki salaş lokantanın sinek kızartıcısına cııızzzzztttt diye yapışıp kızaran sinekler misali… CIIIIIZZZZTTTTTT! ve işte aydınlanma! 😉 Kızararak! Kızartma! 😉

..devam….

Mevlevihane’nin oradan yokuş yukarı yürürken de pervaneleri düşündüm tabii… Çağrışım yaptı haliyle! Hep Rumî ve Şems deyince pervane diye bağırıyor zihnim! PERRRRVANE! DELİ DİVANE! 😉 Takıntı işte! Derken bir şeyler yemek için yine başka güneşli bir masa kestiriyorum gözüme, bir bira söylüyorum, çantamdan kitabımı çıkarıyorum, birkaç sayfa ilerleyince bir cümle, nefesim kesiliyor, CIIIIIZZZZZTTTTTT, ”..hayvanlar sıkılmazlar… Buddhalar sıkılmazlar… aradaki entellektüeller…. sıkıntıdan çatlarlar!.. Bu durumda geriye yapacak iki şey kalır, ya bir dana olarak yaşa, ya da bir Buddha!” Gülsem mi, ağlasam mı? İçimden okkalı bir kahkaha atıyorum, dışımdan dudaklarımın kenarları güçlü bir bıyıkaltı gülümsemesine teslim oluyor, çok fena eğleniyorum, çünkü biliyorum, hayvanlığıma eskisine nazaran biraz daha uzak ve dolayısıyla kıskanç, Buddhalığa ise herhalde sonsuz sonsuz sonsuz uzak… ah, kara bahtım, entellektüeller ordusunun çaresiz işe yaramaz ipe sapa gelmez şeyler düşünen bir neferiyim! Sakin olmalıyım, sakin olmalıyım! Hiç ümit yok! 😉 Hiç! OOOooohhhhhh, ne özgürlük ama! 😉

..devam….

2009’un Ağustos sıcaklarında almışım elime kalemi bir güzel oturup ”hayvan” adında bir şiir yazmışım. Fena bir şey değil, bunca zamandır ara ara dönüp göz attığımda virgülüne, noktasına, kelimesine ilişmediğime göre olmuş, kendi içinde tamamlanmış bir şey işte. Aslında atılmış bir kurşun o, ya da kurusıkı, kime neye isabet edeceğini hiç umursamadığım.. Farkına varmışım içimin hayvanının, yazıp geçmişim. Yine de eksik kalan bir noktası vardı o deneyimin, son haftalarda o da tamamlandı. 2009’da dalgaya kapılıyordum hala. Sene 2012, dalga üstü sörfün tadı çıkmaya başladı en sonunda! 😉 Böyle olmak çok rahat. 🙂

..devam….

Hiç okumadığım bir kitabını daha aldım Birhan Keskin’in, Ba. İlk sayfalarda Yunus Emre’nin dizeleriyle karşılaşıyorum.

Cümle âlem gizlidir bir elifte / Ba dedirtmen bana sonra azarım [Yunus Emre]

Danadan Buddhaya y’ol hayli meşakkatli… üstelik sebepsiz yere. Biz öyle zor seviyoruz diye.

..devam….

St. Antoine’ı geçiyorum, hiç uğramadan, yüzüm doğuya döndüğünden beridir canım hiç istemiyor. Yapı içe kapanık ve kasvetli, dışarda hayat var, cıvıl cıvıl. Cihangir’e doğru ilerlerken antikacıların, tek tük tasarım dükkanlarının arasından geçerken Viyana 4. Bezirk gibi diye geçiyor aklımdan. Sanat galerilerinin birinde ışıklı cursive yazı tipiyle ”oooopppsssss uuummmppp tıııısssss” yazıyor, sesli clubbin’ yaşam tarzının bir yansıması…  galiba…. Derken burası yeni, benim için yepyeni… Istanbul değil. Başka, bohem ve artık Istanbul olmayan bir dünyadayım. Ya da yeni Istanbul böyle bir şey, sanki Paris’in, ya da Londra’nın, Viyana’nın, Berlin’in bohem mahallelerinin birindeyim. Yaşam akışkan, rahat, herkes kıyafetlerine kadar ”birey”, ya da ”bireyci”… Farklılığın öldüresiye vurgulandığı, vurgulanmak zorunda olduğu, antikaların, eskilerin, vintage kıyafetlerin devşirilip yeniçeriler gibi yeniden yeniden konfeksiyon şimdiki zamanda yeni anlam ve kavrama kavuşmaya mecbur edildiği vitrinlerin, café ve restoranların, yiyip içen insanların arasından geçiyorum. Kapitalizme komünist bir tokat atamayacaksa da bireylerin şekilsel manifestosunu çığlık çığlığa haykırdığı bu semtin bendeki asıl etkisi çok şaşırtıcı, beni kendime yabancılaştırıyor, hem de bunu birkaç dakika içinde yapmayı başarıyor. Psiko-coğrafî etkisinden sıyrılmam pek kolay değil, turu bitirip, sakızlı muhallebi ve Türk kahvesi sonrası tekrar Istiklal Caddesi’ne dönünce sanki iki paralel evren arasında boyutlar arası yıldız kapısından geçmiş gibi oluyorum! Hiçbiri gerçek değil, bu yanılsama dünyalar iki kutup arası düzlemsel bir ipppin üzerinde uzanıyorlar, bir ucunda hayvanlar alemi, diğerinde entellektüeller cehennemi var!

Ötesine geçmek içinse atlamak gerekli! İpin üzerinde cambazlıktan vazgeçip atlamak lazım! Aşağıda file var veya yok, peşin hükümlülüğün sırası değil!

Beni düşündüren, irkilten şu oldu: Ben bütün bunların neresindeyim? Dahil değilim, hiç olmadım.

Derken… vazgeçtim. 🙂

Tarzım yok.

Aslında evim yok.

Hiçbir yere gidesim yok.

Yeter ki gözlemleyecek, sonra yazıya dökebilecek, kalemimi işletecek kadar kalayım.

O kadarı bana yeter.

Sığmam dünya yüzünde bir yere artık / Nereden geçsem benim değil, kalamam bir yerde.” [Birhan Keskin, Ba]*

* Elbette Birhan Keskin’in dizeleri benim için bu yazının örgüsünde bambaşka anlamlara bürünüyor. Elbette şairin sözünü ondan ödünç alıyor, devşiriyorum, Cihangir’in sokaklarında yürürken zihnimin Yeniçerileri sağa sola atılıyor, dükkanlardan içeri dalıyor ve ortalığı kırıp geçiriyor… Entellektüel yağma ile sonlandırdığım güzel bir 23 Nisan tatiliydi. 🙂