Avidya.. yani cehaletin yogaya göre dört biçimi var:

1) Asmita.. yani ego… Ben doğruyum, sen yanlışsın..

2) Raga.. yani açgözlülük ve hırs… Bir şeye ihtiyacın olup olmamasına bakmaksızın o şeye sahip olmayı istemek..

3) Dvesha.. yani inkar ve nefret… Bir şeyleri reddedip nefret etmek..

4) Abhinivesha.. yani korku… Ölüm korkusu ve yaşama dört elle sarılmak.. adeta yapışmak! Güruhtan, topluluktan farklı olmak, ayrı düşme korkusu..

Yoganın amaçlarından bir tanesi de cehaletin kökünü kazımak. Cehalet, duygunun ve önyargı, veya yargılamanın olmadığı geniş bir boşluk oluştuğunda kayboluyor. Bu kendi kendine yeterlik ve doygunluk, ya da sükûn hali, purusha, bir yerde çemberin merkezi. Yukarıda bahsi geçen dört hal arasında gidip geldikçe yüreğin dibi pilav tenceresi misali tutuyor, kararıyor bence! 😉 Kazı kazıyabilirsen, nasıl temizlenecek? Gözlemleyin kendinizi, bir gün boyunca ağzınızdan çıkan her kelimeyi bu dört sıfata, yani ego, açgözlülük ve hırs, inkar ve nefret ile korkunun süzgecinden geçirin, bir bakın, aslında yüzeyin altında devinen düşünce ve duygularınız nerelerde, hangi motivasyonla gerçek yüzünü gizliyor. Bu dört maskenin arkasında öz varlığınız nerelerde, ne yapıyor? Neden hep doğru ya da haklı olmak zorundayız? Neden her şeyi ele geçirmemiz gerekli ve tatminsiziz? Neden bütün dünya bize karşı ve hoşumuza gitmeyen, yahut durumumuzu, düşüncelerimizi onaylamayan ne varsa onu inkar etmeye bunca yatkınız, en olmadı mutlaka ondan nefret ediyoruz? Çok korkuyoruz, tutunduklarımızı bırakmaktan, yaşam ırmağının sularına kapılıp boğulup gitmekten, yüzememekten, ölmekten korkuyor, iyice tırnaklarımızı geçiriyoruz, bazen sevgiliye, eşe, çocuğa, bazen ebeveynlere, işe, güce, paraya… Bırakmayı bilmeden, bırakmanın, yapbozun tadına varamadan, her eskiyenin yerini bir yeninin aldığına sağır dilsiz ve âmâ, yüreklerin titrek alevi üzerine bir soğuk nefes ve ışığı söndürmek niye? İnsan kendine o kadar büyük bir sevgi ve anlayış duyabilmeli ki, kavgasız gürültüsüz, savaşsız, bu farkındalığın sonucunda yüreğinde yanan mumun alevi aslında onun teslimiyeti.. ve teslimiyet en büyük üstün bilinç, sanırım yoga değil de, daha zoru tantra.

Avustralyalı bir Aborijinin suyu bulacağına olan tam güveni ve çöl gezintisi gibi… Tamaro’nun dediği bu değil miydi, cesursan yüreğinin götürdüğü yere gidersin, korkaksan kendini kandırır ve yalnızca hayalini kurar, asla kendini gerçekleştiremezsin. Kendi kanatlarını ne zaman açacak, bir melek olup uçacaksın? Varlığının azametinden bunca ürkmek, onu yürek karartıcı şeylerle, güneşi balçıkla sıvarcasına siyaha boyamak… neden?