Bir aydır dört bir yandan üstüme üstüme gelen bir şey var… Dönüp dolaşıp hep aynı konu, aynı soru:

Neden ciddiye alıyorsun?

Bir kitap okumuştum. Yazarı Nicolas Gage, annesinin gerçek yaşam öyküsünü anlattığı kitabının adı Eleni. Olaylar Yunanistan’ın kuzeyinde Arnavutluk sınırında bir dağ köyü olan Lia‘da, I. Dünya Savaşı patlak vermeden hemen önce, Yunanistan’ın altını üstüne getiren iç savaştan hemen sonra geçiyor. Bu iç savaş Yunan tarihinde belki hemen her savaştan, dış tehditten daha da korkunç sonuçlar doğuruyor. İster faşistler, ister kızıllar, hangi yönetim başa gelirse gelsin basit bir dağ köyünde çocuklarının yaşamını korumaya çalışan bir annenin hazin öyküsü kısacası…

Çoğunlukla taraf seçmediğinizde, varolan yaşamı ve onun özünü korumaya çalıştığınızda bedeli ağır olabiliyor. Doğru ve yanlışın ötesinde bir hayat var aslında. Kimsenin onayına ihtiyaç duyulmayan, gerçek bir yaşam öykümüz var herbirimizin. Gerçekleri göğüslemek en son istediğimiz şey olsa bile tıpkı bizi terleten, çok zorlayan, imkansız gibi gelen bir yoga asanasını uygularken yarım bırakmayıp içinde kalmaya devam etmek bile kişisel gelişim ve değişimde nerde olduğumuzu bize hemen gösterir. Hemen pozdan çıkmak? Daha fazla bedenimizi zorlayıp kalmak? Yan taraftaki yogi ile kim daha iyi yapıyor diye yarışmak? Sırf harika bir vücut için yoga çalışmak? Gerçek hayattan kaçmak, sığınmak için yoga yapmak?

Pek azımız sorgularız…

Yemek, içmek, yatmak, uyumak, kalkmak…… Hayat bundan ibaretse eğer neden bir kedi olarak dünyaya gelmedim? Ya da bir hamam böceği? Aşağılamıyorum, kim bilir, onlar bizden çok eğleniyorlardır? 😉 Kafka’nın Metamorfoz‘unu bir daha okumak gerek belki…

Bunu neden yazdım.

Çünkü, evet, ciddiye alıyorum.

Yaşamı, yaşam amacımı, çevremi, ailemi, sevdiklerimi, işimi…En çok da barış ortamını! Barışın, huzurun ve yaratıcılığın, dinamizmin hakim olduğu ortamların yaratılmasını… CİDDİYE ALIYORUM! Ancak o zaman üretmek ister insanın canı… Üstelik önce bir iyi kazanayım da, param pulum olsun, ondan sonra düşünürüm yaratmayı, heyecanı…. oooooooooohhhhhh! Hayat beklemez! Kimse için soluklanmaz, ya şimdi, ya da hiç! Yapmaya başla, gerisi gelir! Gelmezse değiştirirsin, sonunda mutlaka hedefine ulaşırsın. Özellikle de o koyulan hedef bencilce değil, toplumsal ve iyileşmeye yönelik bir hedefse….

Bu demek değil ki inatçıyım, yapışıyorum, bırakılması gerekeni bırakmıyorum.

Gerektiğinde, zamanı gelince, bırakıyorum.

Ama bu ülkede veya dünyanın herhangi bir yerinde sokağa çıkıp da içsel yaşantımdan dış dünyaya, sosyal yaşama dahil olduğum andan itibaren benim için YOGA’nın YAMA ve NİYAMA kuralları devrede.

Yaşam elbette ki ciddi bir sorumluluk. Eğlenirken bile. Sorumluyum ve bilincindeyim.

O yüzden bana sormaya devam edin. Yaptığım iş ne olursa olsun, tuvalet temizlerken bile, evet, ciddiye alıyorum. Çünkü aslında eğlence ve yaratıcılık ancak ondan sonra başlıyor. Ancak sağlam prensiplerin, sağlam bir temelin üzerinde yükseliyor binalar. Aksi taktirde hayal edilen her proje, her şey yalnızca hayal olarak kalmaya mahkum!

Ciddiye alıyorum! Yaptığım her şey bir başkasının yaşamını güzelleştirebileceği, değiştirip dönüştürebileceği için… Sizce de KALİTE’nin tanımı bu değil mi?

Ayrıca hızlı pes edip gidenlere, bırakanlara da saygım sonsuz.

Yaşamlarımızı kendi seçimlerimizin sonuçları belirliyor. Yakınmaya gerek yok. Şu anki durumumuz daha önce alıp uyguladığımız kararların toplamından ibaret.

Evet, ciddiye alıyorum!

Artık sormayın! Beni tanıyorsunuz… 🙂

İmza: Sınıfın ineği! 😉