Sıkılıyorum! Bazen kendi ukalalığımdan, bazen görgüsüz gibi gelen şeylerden, gereksiz konuşmalardan, vitrin olmalardan, kendini açıklamaya çalıştıkça bataklık durumlar ve duruşlardan…. giderek daha çok susmak geliyor içimden…… çünkü ağzımı açtığımda kızgınım, onu farkediyorum. Ya da hem yargıç, hem celladım……. Aslında daha çok beni neden bunlarla meşgul ediyorsunuz der gibiyim… Çok fena!

Acaba bu bir tür 40 yaşına 2 kala sendromu mu? Yoksa hakikaten ukalalık mı? Umarım çabuk geçer! Çünkü çirkin geliyor, bir yandan da kendime hakim olamıyorum, içimdeki ejderha hazinesini korumakta kararlı, kendi yarım akıllılığımı caka satıp çok zekiyim diye geçiştirecek değilim, çoğu kez cahilim….. Bazen azıcık da olsa farkındayım, sonra hooop bir bakmışım yine düşüncelerin yolcu trenlerine biletler almışım, gidiyorum, aklım ufuk çizgisinde yitmek üzere…….

Waylon Lewis okumayı seviyorum. Geçenlerde bir yazısında ”Rumî Bana Yalan Söyledi” demiş… 😉 Biliyorum. Bana da yalan söyledi Rumî !!! Sonra başımı önümdeki kitaba eğiyorum, Lady Hamilton ile Amiral Nelson’ın kaçak aşkına, fonda yanardağlar, sömürgeci İngiltere, Napoli ve Güney İtalya… Başımı kaldırıyorum bir ara, alabildiğine yemyeşil tepeler dağlar yükseliyor gözümün önünde ta bulutlara kadar. Sonra dönüş yolunda bugün dolu ve yağmur, çılgın bir turkuaz gri deniz feribotla geçerken… Her yer pırıl pırıl… Bütün gün böyleydim. Kafam kah şimdiki zamanda, anda, kah geçmişin sayfalarında, kah zıplamış kendince bir yarının dünyasını kurgulamış, hepsi saçma, hiçbiri gerçek değil… Sonra kendi ayak seslerimden bile duyduğum rahatsızlık… dolu ve yağmurun motor kaskındaki tıpırtısı, tıpkı sualtında dalıştayken dışarıda yağmur yağması gibi… Sualtını özlemediğimi farketmek ardından… derken tekrar yağmurun tıpırtısına, doğanın renklerine dönmek, bir motorun arka selesinde otururken hızla zamanı yara yara bir kurşun gibi geçmek gitmek..

Açlık… varınca hemen bir lokanta aramak, her şey keyifli, derken ufacık bir hareket mahvediyor her şeyi! Bir pul biber kavanozu giriyor aramıza! Tüm sülalemden enstantaneler üşüşüyor bir anda kafama! Hem sonra bugün bir ara aşağılamaya mı kalkıştı acaba? Kimin umurunda? Salyangozun tanrısı, böcekten korkunca çareyi köklerini parlatmakta mı buldu? Neden savaşırız? Ezer geçeriz, egolar çarpışır? Pamuk gibi, sürülmüş bir tarla kıvamında altüst toprak olmak gerek… O zaman Rumî haklı! Ama o beni aldattı! Gel dedim geçenlerde, gel dediydim, gelmem dedi. Sırf ben gel dedim diye, biliyorum. Öyledir. Kedi gibi. İlla burnunun dikine… Sonra, ama çok sonra o sıcaklık, o saflık, ara ara aklına geldikçe… Oysa çoktan yok oldu, yıkandı gitti, su oldu aktı… Çok susayım istiyorum. Kırıp dökmemek, içimdeki cam kırıklarını sağa sola saçmayayım diye. İçin için kanayınca kendi cerahatinden kangren olur mu ki yürek? Yoksa kendi haline mi bırakmak gerek?

Sıkılıyorum… Sonra diyorum ki, ne fark eder, Lady Hamilton, Titanik, Lars von Trier konuşsan, konuşmasan, ne değişir? Kurtulur mu bu dünya? Hiçbir şey değişmez. Kendimi kendime kilitliyorum böylece. Tıpkı çocukluğumdaki gibi… Şunu iyi anlıyorum ki, insan kendini paylaşamaz, veremez aslında. Açsa da o açılış, daha çok bir dökülüş, sel basması gibi saygısız ve düstursuzca bir şeydir, karşındaki davet etmez, sen sel olur basarsın, sonra suların çekilir, ardından çorak, çatlak çatlak toprak yüzü hayatın…

Görürsün, nereye görmezlikten geliyorsun?!

Sartre okumuş okumamış, ne fark eder? Var mısın yok musun? Farkında mısın?

Korkarsın bakmaya aynaya, içimdeki izlerin derin, hayıra alamet değil, içimdeki güz rengi izler, suçumu herkesten gizler , anlatma sakla kendine, her devrin alemi ayrı, rüyanda delikanlıysan, hüzün öper seni, korkarsın sabahtan, uyanmaktan, içimdeki izlerin derin.. hayıra alamet değil, içimdeki güz rengi izler, suçumu herkesten gizler…… [PEYK]