Bloğu taşımayı düşündüm önce.

Birkaç yıl önce esaslı edebiyat çevrelerinin, yani öyle reklam şişirmesi ve arkasında kocaman sermayeler olmadan rüştünü ispat etmişlerden, bir yazar dostum demişti ki asla izini belli etme. Kendin hakkında yazma! Ya da kendini alabildiğine gizle.

Hakkı var. Tabii ben öğüdünü dinlemedim o ayrı konu. Kara kara düşünüyorum şimdi. Ne yapsam?

Çok fazla Ayşe Arman modu oluştu gibi geliyor. Hatta Ankara’dan taşınmadan önce bir iki kişi bana sordu, nasıl yazabiliyorsun, ama biz soluk soluğa takip ediyoruz yazdıklarını diye.

Elbette.. Bir yandan bu üzücü, çünkü biliyorum, yazdıklarım beş para etmez, burada edebiyat yapmıyoruz. Öyle hobi olsun diye karalamak sadece…

Ama işin şekli değişmeye başladı. Çünkü bir yol ayrımına geldim.

Son zamanlarda yazamıyorum, farketmişsinizdir. Aslında yazamayacağım, ya da konu olmadığından değil. Yazılarım başka yönlere çekilecek, huzur kaçıracak diye. Bak bak, egoya bak, ben kim oluyorsam? 😉 Neyse, alıngan kişilikler varsa etrafta bu zor oluyor. Sen bir şey diyorsun, o bambaşka bir şey olarak anlıyor. Peki ne yapıyorum sonra? Hiçbir şey. Hepimizi hayat kendi algılarımızla ve dolayısıyla seçimlerimizle başbaşa bırakmıyor mu eninde sonunda. Tanrıcılık oynamayı bırakalı epey oluyor. Aslında böylece ağzıma geleni söyleme cesaretim de pekişti epeyce. Tabii bunun bir sonu var. Yani durulacak, ibre tekrar ortayı gösterecek. İnsan yıllarca bastırınca, korkak davranınca ve sonra birden bire kendi gücünün farkına varınca şöyle bir başı dönüveriyor. Evet, yoga insana bunu yapıyor. Patlak bir lastik gibi sönmüş egoları tamir eder, sonra da patlatana kadar şişirir bu defa! Ama bir patlamak gerek tabii önce. Hiç balon patlattınız mı? Kimisinin çocukluk travmasıdır, oynuyordur, ne güzel, sonra birden BOM! 😉 Travmaya bak! 😉 Var ama hakkaten, dalga geçmeyelim olur mu? 😉 Kafam karışıyor bazen. Sonra çok berrak. Travmaları geçmişten geleceğe taşımadan sadece olanı biteni çarpıtmaksızın gerçeklerin gözünün içine bakmak mümkün mü? Ya da insanın duygularının buzluktan çıkmış donuk et gibi olmasını nasıl açıklarız? Ama bazen böyle. Çözülmeyen buzluk mahsulü 1 kilo köftelik kıyma mesela…

Gerçekleri yazmak… yol ayrımına geldim. Herkesin, her şeyin pahasına kendi gerçeklerimi, yalan yanlış algılarımı yazmak özgürlüğümü kim elimden alabilir? Alıyorlar… Bu tıpkı eskiden teyzelerin toplaştığı evlere misafirliğe, günlere zorla babaannenin yanında sürüklenince, eh ergenliğe de girmişsin, bacaklarını büzüp bitiştirip hanım hanımcık oturmalarla falan ilgili! S…tttt…..rrrrrrr! Çok hanımız… hımmm hımmmm hımmmmmmm… mıhıııı mıhhhhıııı mıhhhııı.. Çay içerken sakın sakın fincanı tutan elimizin serçe parmağı ayrılıp havaya kalkmıyor öyle kendi başına, aaaaaaa???

AYIP!

Çok ayıp! Uykusuzluktan geberiyorsun, kedi evde huysuz huysuz seni bekler… ama naziksin, tepene çıkaracaksın misafiri, aaaaa, hiç olur mu, buyrun lütfen, rica ederim, bir Türk kahvesi içelim mi?

Zoraki sosyalleşme, çiftleşme, aslında sosyalleşememe, hele hele tekleşememe, çift, bittabii, hep ikircikli ikilik, bütünlük, kavuşmak nerdeeeeeeeee… İnsan kendine kavuşursa kavuşuyor. Kedisine, köpeğine….. Rengi var enerjinin. Evet, sözlerin, bakışların, hepsinin bir rengi var. Gözler değil, renkler çok şey söylüyor.

İnsan önceleri gökkuşağı falan göreceğim sanıyor. Rengarenk öyle bir cümbüş hali! Peter Pan ve masallar, perilerle büyüyünce hemen kafamızdaki çocukluk kurgularının gerçekleşeceğini ümit etmeye başlıyoruz. Aslında renk görmek, hani çakralar falan, bence başka bir şey. Birisiyle konuşurken onun bütün renklerini aynı anda görmek. Renk kelimesini kullanıyorum ama o kadar ince, gözle görünmez, akışkan bir enerjinin sadece an be an yer değiştirmesinden bahsediyorum ki ve evet, ego bir sahnenin ağır kadifeden bordo perdesi gibi gizliyor, ya da gizlediğini düşünüyor, sahne gerisi karışık… tozlu, gürültülü, bazen ıssız…

O kadar yorgunum ki, göz kapaklarım ağırlaşıyor.

Tamam Istanbul bozdu beni, delikanlı bi kız yaptı, arada ağzım bozuluyor, ya da dedemin vücut dilinden enstantaneler, aaaa bir bakmışım öyle bacak bacak üstüne atmışım, elimde bir cigara… Gümüş tabakasını sıvazlıyorum, sanki yeniden tenine, sıcaklığına, sevgisine dokunabilirmişim gibi..

Görüyorum işte, elimde değil, antrenmanlıyım, geçen gün diplomamı da gönderdiler, tescillendim. O yüzden daha fazla ahkam keserim, guruların işi budur ya, ukalalık.. Hoooocccccaaaaaaa……. Laf bunlar, geçelim.

Özden gelen bozulmamış, safın da safı, zihnin ötesinden gelen bir bilgi var. O bilgi kendi varoluşumuzun girdabından, tam merkezden, kendi kara deliğimizden geliyor, bir yeraltı nehri gibi çağıldıyor.. eğer durup dinlersen….. Her sözün, her bakışın, her şeyin, canlı cansız tüm varlıkların renklerini görmeye başlıyorsun.

Karar almak kolaylaşıyor. Korku kelimesini çıkar at hayatından. Geçmiş, kuru temizlemeye verdiğin nevresimler. Gelecek henüz paketini yeni açıp kullanmaya başladığın bir rulo tuvalet kağıdı. Potansiyeli var, çöz çöz temizlen. Şimdi? Daha ziyade bir boşluk. Derin bir boşluk hem de… Ama sıkıcı değil. Sıfatı, zarfı, tarifi, zamanı olmayan çekirdek. Dışındaki ham meyve olmadan kendi etine diş geçirmenin hazzı henüz uzak…

Anlattım ama biliyorum, yine anlamadı. Bırakayım, kontrol etmeye ne lüzum var. Hadi, artık Bhujangasana’dan (Kobra duruşu) çıkabilirim… 🙂 Bir kobra, kobra olduğu için kimseden özür diler mi? Ya da beni sev der mi? 😉 Elbet onun da bir seveni vardır ama… 😉

Demek ki blog yerinde kalıyor. Ben de olduğu gibi yazıyorum. Ayşe Arman lütfen uzak dursun. Umarım aramızda ciddi bir fark vardır. 😉 İnsan kendinden nereye taşınır acaba? Biliyor musunuz?

Kaçıranlar için not: Geçenlerde IYF (International Yoga Federation) onaylı yoga eğitmeni diplomam geldi de.. 😉 Etttiketttlendimmm. 😉