Sağlıklı bir aklı seçebilir miyiz?

Sağlıklı akıl diye bir şey var mı?

Myers-Briggs ile Enneagram sonuçlarını hazmedip anlamaya çalışırken kafamın içinde bir ampül yandı… En sonunda! Gençliğimden bu yana cevabını asla veremediğim bir sorunun yanıtının gözümün içine bakıp bakıp durduğunu farketmek elbette canımı sıktı! Mükemmelliyetçi birinin canı daima sıkılır. 😉 Ego tavan yapar, sonra aşağı iner, sürünür, kurban postunu geçirir üstüne, sinsi sinsi kendine acımalar falan… 😉

Analizlerce tescillenmiş cins tipimin !!! 😉 karanlık tarafını okumakla meşgulüm bir kaç gündür. Devamlı bir, oooooooooohhhh hayııııır, evvveeeeeetttt, ayyyyyy, bu da mı bööööyleeeee gibi sessiz nidalarla Jung okumalarıma geri döndüm. Bir kamp ateşinin etrafında deli gibi tepine tepine yamyam dansı yapan karikatürize bir ego portresiyle karşı karşıyayım. Gördüğümü sevmiyorum. Sevsem bir türlü, sevmesem başka. Ego her ikisini de kullanır malum. En sonunda gülümsüyorum, sessiz sakin sırıtıyorum bu görüntüye. Bırakıyorum tepinsin, dans etsin, çıldırsın, beni tehdit etsin, sonra kandırmaya çalışsın yine yine yine… 😉 İzleyeceğim. Hatta izleyenin dahi rolünü çalmaya çalışıyor. Çalıyor da, beni tekrar kandırıp nanik yapıyor uzaktan! Peki, hepsi olabilirsin, sana açık çek sevgili Egom!

Şimdi gel de bütün bu gürültünün ortasında aklın sağ ve salim olsun!!! Öncelikle bu tartışma neden? 😉 Soru sormak lazım. Giderek daha çok soru. Cevabını almayı beklemediğim sorular.

Psikolojiye meraklılarınız bilirler belki, Jung‘un Kırmızı Kitap isimli (The Red Book) güncelerinde sayfalar sayfalar dolusu gölge benlik konusu işlenir. Myers-Briggs araştırmacılarının bir bölümü de özellikle kemikleşmiş ve aslında hiç de kişinin yararına olmayan, ama gel gör ki bir türlü kurtulmanın mümkün olmadığı, yüzde yüz ve de her seferinde tescillenmiş onaylanmış bir biçimde başını belaya sokma formülü olarak adlandırabileceğimiz bazı davranış kalıplarının en en en sonunda farkındalık getirebileceğini söylüyorlar. Yani tünelin ucunda daima ışık var…

Belki de aşağıdaki ACİL DURUM PROTOKOLÜNÜ uygulamak fena olmayabilir…

1) DUR!

2) TEPKİ VERME!

3) 6 SORUYU SOR!

1) Durumla ilgili gerçekler nedir? (Duygusal her türlü etkiyi ve bilgiyi dışlamak gerekli)

2) Bu durumla ilgili olarak ben kendime ne söylüyorum? (Günce tutmak, bunları bir yere yazmak analizde çok yardımcı olabilir)

3) Korktuğum ya da kırıldığım şey nedir?

4) Olaya kendi bakış açımı tartışabileceğim, danışabileceğim herhangi bir insan var mı?

5) Yukarıdaki sorulardan elde ettiğim bilgilerin ışığında durumu tekrar gerçekçi bir şekilde değerlendirdiğimde şimdi nasıl görünüyor?

6) Burada önemli olan nedir?

Bence en zoru 6. soru! Çünkü genellikle bizi kızdıran, üzen, tepkiselliğimize yol açan olaylar karşısında sanırım çoğumuz en fazla 2. soruya kadar geliyoruz. Hadi belki 3. soru… 4. soru ise kendimizi haklı çıkarabilmek için doğruları söyleyen değil de sırtımıza pat pat yapan, aaaaaa, vay ahlaksız kadın, elbette iyi bile söylemişsin türünden gaz veren kişilere gidip sorduğumuz bir şey! Kime soru sorulduğu o yüzden çok kritik, bir de tabii samimi soru sormakla kendine rol yapmak olayına hiç girmiyorum bile! 😉

Yukarıdaki yaklaşımı uygulamaya çalışmak faydalı, hemen olmayınca havlu atmak? Hayır. 🙂

Peki, kendini cezalandırmak? Hayır! 🙂

Bu kekin kabarması için iki şey daha gerekiyor sanki! Kendine dürüst ama bir o kadar da hoşgörülü olmak…

Soruların bir başka boyutu daha var. Sosyal kimlikle içsel özbenlik arasındaki uçurumu da gösterebilirler. Özbenliğimizden gelen, duygusal, hayvansal değişkenlerden fazla etkilenmemiş ben kimim, neyim, nerdeyim, ne yapıyorum bilgisinin yansıttıkları ile sosyal kimliğimizin uyumsuzluğunu görmek daha birinci adım. Sorular devam edebilir…

Bu uçurumla yaşayabilir miyim? Bu uçurumla yaşamak istemiyorsam ne yapmalıyım?

Başka yazıların, başka hayatların soruları, sorunları bunlar.

Soruyor musunuz?

Bana sanki cevap vermekten çok soru sormak daha önemliymiş gibi geliyor…

Üstelik akıl sağlığı sertifikası düşü görenler için bu yazdıklarım kabusun ta kendisi! 😉

İnsan akl-ı selim olduğunu sizce nasıl bilir?

Dün akıl sağlığı yerinde olan bir kişinin bugün veya yarın öyle olmama ihtimali yok mudur? Peki ya sonra tekrar değişme ihtimali?

Akıl sağlığı nerede başlar, nerede biter?

Bunu kim belirler?

Cevaplar doğada mı saklı? 

Kızılderililerde delilik diye bir mefhum olmamasına ne demeli?

Şamanların deliliğe ruhsal uyanış için bir fırsat olarak bakması peki?

Jung’un gölge benliğe ilişkin binlerce kelimesi?

Acaba aynı soruna, deliliğe, iki farklı sosyal bakış açısının arasındaki bir uçurum mu bu bahsettiğimiz? Biri dişil, diğeri eril?

Seçmek zorunda mı kişi? Ya sosyal dayatma gereği kendini disipline edecek, ya da kendini olduğu gibi bırakıp deliliğini doyasıya yaşayacak?

Ya da soru soracak ve sadece sadece izleyecek.

Modus operandi est via media? Zen’deki Orta Yol…

Evet, göründüğünden hem daha karmaşık hem de bir o kadar basit. Hadi gel de uygula! 😉 İçteki ve dıştakinin kesişim kümesinde yer alan tuhaf bir enerji. Dıştaki çok sağlıklı, içteki çok deli, ya da tam tersi de olabilir. Dıştaki içtekini çıldırtabilir, içteki deli dışa kendini vurmak isteyebilir. Sonsuz kesişim, oluşum, olasılık, ifade zenginliği…

Şablonu yok bunun. Ne seçiyorsun? Neyi seçiyorsun? İçindeki gökkuşağının hangi rengini? Şimdi? Niye?

Seni gözleyeni gözlemliyor musun?

Üstelik aklının kavradığını uygulayabileceğini kim söyledi? 😉 Düşünmekle yapmak arasında köprüler var, kimi ürkütücü, kimi sağlam.

Sen, neyi seçiyorsun? Seçtiğin ne ise sadece şimdiye uygulanabileceğini biliyor musun? Seçimlerini şimdiden geçmişe ve geleceğe doğru çekiştirdikçe Egon senin kendini bir mancınığın ağzına yerleştirmeni uzaktan izliyor! Seçtiklerinin geçmişte ve gelecekteki etkilerini şimdi görebilirmiş gibi bir oyun kurguluyor sana. Ellerini oğuşturuyor sonra, başarısızlığa mahkum varoluşunu kutluyor içten içe, çünkü tek Kral, tek Kraliçe, istiyor ki rolünü iyi oyna!

İki nefes arası boşlukta olanı biteni yok sayıyor, Egonun belki de tek varolamayacağı alanı ıskalıyoruz böylece!