Güvenli. Köşegen. Sınırlı. Çerçevesi çizilmiş. Ev. Kutu. Oda.

Hiç bulamadığım, hep özlediğim, elde ettiğimi ya da güvende hissettiğimi anladığım anda arkama bakmadan acımasızca dünyayı keşfe çıkacağım o yer. Yuva hissi sırtını dönüp yatabilme, gidebilme duygusu bir yerde. Taa ki sokakta pazarda canın yanıncaya dek. Kabuğuna her çekilme hissi geldiğinde, dışarısı çok korkutucu, koş annenin babanın kucağına, öpüp koklasın seni.

Nasıl?

Böyle.

Hep merak etmişimdir bir göçebenin gerçekliğini, yalınlığını. Ona hayli yakın olduğumu bile bile yüreğimin tellerinin koptuğu zamanlar var, ah bu kanat altı halleri, saçağın yağmur görmeyen yerinde sığıntı ve ürpertilerin geçmesini sabırsızlıkla titreye titreye beklemeler, bazen güneş tutulması, bazen ay, sonra uzunca aralarla yakıcı çöl sıcağı, suyu özleten, kavuşunca bildiğini unutturan ezber bozan zaman, ah parmaklarımın arasından kaçan akan her yer kum tanesi, sıcağını aradığım yandığım…

Böyle.

Her bırakışımda yağmaya kendimi daha bir kaya ve bütün çıktığım yollardan geri dönüşlerimin çizdiği sonsuz çemberler, içim hep aynı benim, dördümde yirmi dördümde ve sonrakilerde yüzümde biraz derinleşen bir iki çizgi, yoksa yok fazla değişen bir şey. Kendimi taşıdığım heybeler dolusu hikayeler ve hep aynı gülüş gözlerimin kenarında kuşların ayakları, kış kokuyor şimdiden sonbahar rüzgarı.

Birazdan tesellisi gelir.

Nasıl?

Sordun ya işte hatrımı, böyle.

Ya sen nasılsın?

Nicesin?

Anlatma.

Bilmeden susalım.