Bir daireyi ısırabilir misin? Tıpkı çocukken oynadığın bir oyuna benzer, hani elinin ayasını dişlemeye çalışırsın ama etini bir türlü yakalayamazsın. Gecenin yorganını üstüne çektiğin derin sonsuzluğunda yittiğin uzun uykulardan uyanınca bir bakmışsın çemberin farklı, gül oyan değişmiş, çehrende aradığın izlerini kum kum dağıtmış deli deniz, dalgaların beşiğinde öncesiz sonrasız unutuşun salıncağında… Kahve fincanının içinden göz kırpıyor sana deli bir boğa, bir dizinin üstüne çökmüş önünde bir Dhanurasana… Kırılmayan, tam olan, bütünden daha bütün bir dairenin labirentindeki canavar duvarlarını yıkmış kırmızının şimdi için gümüş balık sırtı güneşte bir anlığına kamaşıyor yaşam su berrak… İçine çektiğin tek bir nefesle varlığının çeperine teğet geç ve dışına eğil, sana gelen her şeyin önünde secde et, bırak bugün kabullenmenin, içinden akıp geçmelerle dopdolu kolay bir gün olsun. Kolay… Sözler, gözler, sesler üstüne gelse dahi çemberin ortasında elinin ayasını dişleyemediğin çocuk zaman ve her şey saf altın ve her gülüş inci gümüş… Bir gözünü kapat, yunusların uykusunu uyu, hem tetik hem yuvada, hem bağrında gizlendiğin hem başını yasladığın toprak anaya emanet saatlerin ve doğudan aşk doğar ancak ve yayılır sonra secde eder, alnını buladığı tozu yer beller, gök dinler, çemberinin direnci inat eder…