2-4 Kasım 2012 Seane Corn + Sianna Sherman (Yogatime & Cihangir Yoga) atölyesinin ardından… İçine yüreğini katmadan yaptığın her şey ruhsuz. Bu eşsiz iki yogini bize hatırlattılar! Kah zorlayıp sınırlara dayanmamızı sağlayarak, kah kendi cephelerimizde vurulup yaralı içe dönüşlerimizde kendimize borçlu olduğumuz minnet ve merhamet, sevginin farkına vardırarak… Hatırlattılar! Namaste 🙂

Hayatımın en şiddetli yüzleşmelerinden birini yaşıyorum bu aralar… Ya da bana öyle geliyor, zırvalıyorum, kendimi hikayeye ve drama kaptırdığım için büyütüyorum. Bir derdim var ve nasıl çözeceğimi bilmiyorum. Aslında biliyorum ama bildiğim şey beni müthiş ürkütüyor. EVEREST büyüklüğünde bir EGOM var… arkadaş olabilecek miyiz emin değilim! Arkadaş olsam kendimi kandırırım. Düşman ilan etsem muhtemelen her defasında savaşı o kazanır. Gerçekten görüp de görmezlikten gelsem? Böyle bir şey mümkün mü? Her an, her saniye? İşte yine EGO! Başarmaya odaklı… varmaya, olmaya, mükemmele… bir kendi haline ve akışa bırakamadım gitti… Akışa bırakmak nedir acaba? Ağustos böceği misali bir bırakma çal söyle yan gel yat mı? Bir şeyi yaparken doğal çabasızlığın zerafeti… Irmak akarken ahhhhhh çok zor akmak diyor mu? Ağaç büyürken ahhhhh çok zor yaşamak büyümek diyor mu? Belki diyorlar? Dilini biz anlamıyoruz… Ne malum? Belki bütün dünya çığlık çığlığa kesintisiz yeni doğmuş bir bebek gibi ciyak ciyak zırlayıp çığlıklar atıyor?!?! Her an doğmak değişmek sancılı… Neden? Çünkü EGO galiba öl diyor… ÖL! Cesedin yakışıklı olsun.

Yoga pratiğimde birkaç zamandır şunu farkediyorum. Sınırlarımı zorlamıyorum, zorlamaktan kaçınıyorum. Oysa biliyorum ki kendimi incitmeden zorlasam azar azar gelişeceğim. Asana uygularken zorlanıp da tüm kaslarımın yaprak gibi titrediği zamanlarımı unutmadım! Peki nasıl geçti o titremeler? Çalışarak, uygulayarak. Sınırlarımı güvenle ama her geçen gün biraz daha zorladığım için güçlendiğimi görüyorum. Yoganın beni nasıl dönüştürdüğünü hem matımın üzerinde hem de gündelik hayatta çok iyi biliyorum. Asla dayanamayacağımı düşündüğüm şeylerin unufak olup sorun olmaktan çıktıklarına şahit oldukça…

Ve şimdi daha bir farkındayım, kendimin en büyük düşmanı yine kendim. Yerden yere vuruyorum, yetersizliğimi besliyor ya da yetersiz olma halinin arkasına sığınıyorum belki de. Bu çok büyük bir oyun. Dışarıda çıldırmış bir dünya, çılgın bir İstanbul, yine deli bir iş hayatı olmasının bir anlamı yok. Ben dengede kalmadıkça, kalamadıkça, kendi kişisel dramımı besleyip büyüttükçe yalnızlaşıyorum, öylesine ki artık kendi bedenimden, ruhumdan kaçasım geliyor bir yerde, daralıyorum ve o daralmayı yaratan yalnızca benim.

Peki ama ben bunu niye yapıyorum?

Bu soruyu sorar sormaz içimden, tam Manipura’nın oradan bulamaç panik atak tadında bir duygu dalgalar halinde tüm bedenime dağılıyor. Manipura bölgesinden yayılan bu duygunun adı KORKU! Onu dengeleyebilecek yegane şey ise SEVGİ! Karanlığın aydınlığa, aydınlığın karanlığa ihtiyacı var. Bu öyle bir ışık ki dışarıdan gelen değil, benim içimden doğacak olan bir güneş huzmesi… Muhtemelen kalp bölgesi Anahata’nın oralardan kendi karanlığımı aydınlatacak…

Nasıl bilmiyorum. Sadece bu KORKU duygusunun içinde kalıyorum. Kah dört nala giden bir atın önüne yılan çıktığında irkilip şaha kalkması gibi içimin toynaklı hayvansı içgüdüleri tümden ayakta ve isyanlarda; ben, korkuyorum. Korkumun arkasına gizleniyorum.

Böyle yaşamak istemiyorum.

Bir yolu var mı?

Geçen gün yolunu gözlediğim Amazon kargosu sonunda bana bir Manduka Eco Lite mat getirdi, bir de kemer… Büyük bir sabırsızlıkla tadına bakmaya başladım. İçimden geldiği gibi, plansız programsız… Bedenim direksiyona geçiyor böylece ve bana ihtiyaç duyduğu duruşları fısıldıyor birer birer.. Başlıyoruz hareket etmeye… 🙂

Ertesi akşam bir arkadaşım uğruyor bana… Geçenlerde bir yolculuğa çıkmıştı ve ondan rica etmiştim benim için gittiği yerde bir dua okuyacaktı. Döndükten sonra sordum duamı nereye teslim ettiğini. Dedi ki çok görkemli bir dağa karşı ettim bıraktım. O öyle bir dağ ki kendi kalbinin aynasında kendini gördüğün ve kendi içinden, egonun tül perdelerinin arasından geçip gittiğin en sonunda… müthiş bir tevazuyla…

Ben kim o dağı tırmanmak kim?!?!

İşte yine yaptım.

Ben inançsızım. Kalpten yaşamanın gücünü tanımıyorum. Yaşamın simyasıdır kalbin elmasını parlatan, benimkisi ham.

Peki… yoga matımın üstünde titreye titreye yaptığım her bir asana gözümün önünden geçiyor. Hala yapamadığım bir sürü duruş var, çok iyi yaptığımı düşündüklerim, ya da bana çok iyi gelenler…

Yogayı zihnimden kalbime ve oradan göbek deliğime yaydıkça ve ikisi dengelendikçe olan değişimler geliyor sonra aklıma… Olasılıklar, hikayenin bitmemiş olması ve onu şu anda yazabilmek, değiştirme gücümün olması, sırf seçim yapabilme şansım var diye…

Ve arkadaşım Yoga Ajandası’nın en başında Namaste yazısının altında Patanjali’nin Yoga Sutra’sından alıntıladığı 1.33’ü okudu:

”Hiç sarsılmayan zihin sakinliğine; Mutlu olana karşı dostluk, Mutsuz olana karşı merhamet besleyerek, Erdemli olandan haz alarak ve kötü olana karşı kayıtsız kalarak ulaşılır.”

”Eeeeee?” dedim. Hani ne var yani bunda, aşikar işte diye klasik bir tepki verdim. Her şeyi zihinle kavramak, analiz etmek, anlamak… Peki ya kalp? Kalbin dedikleri?

Ben kalbimi ne zaman dinlemiştim en son? Onun sesi var mı? Konuşur mu benimle? Yoksa o kadar kırgın, bedbaht ve ölü ki artık sesi soluğu çıkmaz mı oldu?

En ufak bir şey dahi anlamadığımı farkettim, Yoga Sutra 1,33 benim için Fransızca!!! Arkadaşım dedi ki, mutlu olana karşı dostluğun kaynağı nedir? Dondum kaldım. Dostluğun kaynağı zihin midir? Kalp mi? Hangisini seçince ne olur yaşamda? Dostlukların rengi, enerjisi nasıl etkilenir? Sizce? Mutsuz olana karşı merhamet nerede beslenir? Belki çoğumuzun kitabında merhamet diye bir kelime dahi yoktur! Hem merhamet göstermek kadar zor bir şey yok hayatta? Neden? Kalp kasını kullanır!!! 😉

Yoga asanalarında zorlandığım zaman yaprak gibi titreyişim bir daha gözümün önünde.

Kalbimi en son ne zaman kullanmıştım? Tarihi mi geçti de çöpe attım?

Erdemli olandan hazzı zihin mi kalp mi alır?

Kötü olana karşı kayıtsızlığın tahtı nereye kurulmuştur?

Manduka Eco Lite üstü Manipura ve Anahata arası denemelerdeyim, sizi de çok yakında vereceğim yoga derslerine beklerim. 😉 Birlikte araştırabiliriz. Sanırım gelecek ayların konusu bu iki güç merkezi arasındaki enerji alışverişini ve dengenin nasıl kurulduğunu keşfetmek oluşturacak. Çok tuhaf seriler, akışlar bekliyor beni, bizleri… Ağaç yogası, duvar yogası Hatha Yoga ile harmanlanınca ve Manipura Anahata arası otoyol boyunca git-gel… Araştıralım! EGONUN her iki koltuğa birden nasıl yayıldığını, içimizdeki korku canavarını besleyip büyüttüğünü farkedip şaşıralım!

Çok yakında Beşiktaş OM Yoga‘dayım… 🙂

2-4 Kasım 2012 Seane Corn + Sianna Sherman (Yogatime & Cihangir Yoga) atölyesinin ardından… İçine yüreğini katmadan yaptığın her şey ruhsuz. Bu eşsiz iki yogini bize hatırlattılar! Kah zorlayıp sınırlara dayanmamızı sağlayarak, kah kendi cephelerimizde vurulup yaralı içe dönüşlerimizde kendimize borçlu olduğumuz minnet ve merhamet, sevginin farkına vardırarak… Hatırlattılar! Namaste 🙂