IMAG1197”Keşke sen de orada olsaydın!”

O zaman çağırsaydın.

”Biliyorsun, duygularını ifade etmek o kadar kolay değil.”

Seçimler bizim, sonuçlarına katlanmak da öyle. Ne kadar ekmek o kadar köfte, hayat böyle. 😉

”Ben bunları yaşadım, bu yollardan geçtim.”

Ben seninkilerden geçmedim. Senin yoluna, yaşamına, yaşanmışlıklarına saygım var. Benim de yürünecek bir yolum, yaşanacak bir hayatım var. Egoyu ikimiz de aşamamışız. Ben… sen… biz olamamışız. Öğrenilecekler önümüzde…

”Niyetin var mı?”

???

Geçen gün şamanik bir yolculuk çemberinin bir parçasıydım. İçimde yaşayan bir kaplan ve beni izleyen bir kadınla karşılaştım. Kaplan, gücümü nasıl kullanmam gerektiğini, kadınsa zamanla olan ilişkimi fısıldadılar usulca kulağıma. Peki… Yolculuğa çıkmadan önce müthiş bir hayalkırıklığı, öfke, ümitsizlik, hüzün içimde sıkışmış kalmış, susman lazım dedi içimin sesi. Sus! Böyle anlarda duygu girdabı koca fırtınayı bir bavula tıkıp yola vurmak en güzeli. Konuşma zamanı değil. Sözlere, yazıya hiç güvenim yoktur. Cennetten kovulma diye bir şey varsa eğer bana göre birinci işaret kelimelerle konuşup anlaşmaya çalışmak. Konuşmanın özünde husumet gizli. Kendini ifade edememek, anlaşılmamak için beyhude çaba… Havasını kaçıran tekerlek, sonsuz bir enerji sızıntısı, içi boşalıyor insanın. Susmayı severim o yüzden. Yazmayı severim. Yazı, konuşmadan daha farklı. Birisine, birilerine kendini ispat için yazmayınca, özellikle de günce tutmak için yazılan yazılar samimi. Hatta kendine yalan söylerken bile samimi olunabilir, nasıl olsa biliyorsun işte en derininde bir yerlerde o öyle değil ve sen onu çarpıttın diye kötü de olmuyorsun, sadece karşılanmayan bir ihtiyacın üzerini utançtan, korkudan, derin endişe haliyle örtüveriyorsun, ibreyi başka yöne çevirip kendini, hayatını kandırabileceğini sanıyorsun. Dönüp dolaşıp geri geliyor elbette. Bastırdığın, yüzleşmediğin ne varsa…

Öyleyse diline kilit vurulmuş, birisine küçük de olsa güzel bir söz söyleyemeyen, sevgisini ifade edemeyen kişilere ne demeli? Sırf karşısındakini köle etmek, onun ihtiyacını bile bile söylememek ayrı, hiç farkında olmamak ayrı, aslında aynı yoğunlukta sevgiyi hissetmeyip de söylememek ayrı, sevgiyi hissedip de aslında kelimelere dökmek yerine varlığı ve davranışlarıyla hissettirmek ayrı… Sonuncusu en güzeli zaten… Ya da benim için. Beş dakikada bir seni seviyorum, beni seviyor musun geyiğine giremeyeceğim! 😉 Ama ya diğer haller? Gün içinde insana kaç defa oluyor? İnsanın sevgisi dalgalanır mı? Gerçekse? Özünde, genlerinin içine işlemişse? Kaçımız o öz sevginin ne olduğunu biliyoruz, farkındayız?

Onun için susmak başka, değerli, derin bir şey. Bir başkasını mahrum etmek ve ona haddini bildirmek için susulan susuşlar kırmızı çizgi.  Ben ya da siz, biz kim oluyoruz da birilerine haddini bildiriyoruz, öyle değil mi? Ne var ki, bu kırmızı çizgiyi bir kere farkedince geriye dönüşü de yok. İnsan bile bile kendine eziyet etmez, kurban rolünü benimsemez. Bu beden, şu anda, bu dünyada ruha ev sahipliği yapıyor. Evi temiz tutmak ruha iyi geliyor. Bedenine ve ruhuna ne hastalığı çektiğini bilmek de ayrı bir farkındalık işi.

Bu nedenle, ne benden özür dilenmesi, ne benim özür dilemem, gereksiz, anlamsız. Eskiden insanlar konuşarak değil, susarak, bir göz, bir bakış ve bir dokunuşla, enerjinin rengini, akışını bildiklerinden başka türlü anlaşırlardı. Müzik ve her türlü titreşim bu özel dilin bir parçasıydı. Şimdi birbirimizin gözünün içine bakmaya korktuğumuz bir çağda yaşıyoruz. Anneyle, babayla, sevgiliyle, kardeşle, dostla göz göze olmak… Hiç denediniz mi? Birbirinin gözlerinin içine kaç dakika bakabilir iki kişi? Tek olmak, çift olmaktan, çoğul olmalardan, biz olmaktan, bütünden daha kolay o yüzden. Çünkü herkes kendine göre haklı ama birinin diğerine tahammülü yok. Robert Frost’un güzel şiirindeki gibi, bahçe çitlerini anlayamadığından dem vurur. Ben de öyle… Anlayamıyorum… iki insan arasındaki görünmez duvarları, iki kalbin birbirini sarmalamasından birinin çekinmesini… Sevgi büyük cesaret istiyor, kuşkusuz. Eğrisi, doğrusu, karanlığı, grisi ve beyazı ile orada olabilmek, her şeye rağmen, kendini ve karşındakini onurlandırabilmek, cesaret ve kendi var oluşunu her şeye rağmen kabul edebilmek demek. Kendini kabul ettiğinde ve sevdiğinde, ne karşındaki sana gaddar ne de uzak.

Kadın olmanın ataerkil bir dünya düzeninde her şeye evet demek, hiç kendi duygularını ve bedenini onurlandırmamak, erkeğin enerjisine dümdüz bir teslimiyet olduğunu sanmak kadar aldatıcı bir şey daha yok! Tarlaya ne ekiyorsun? Savaş mı, barış mı, ümit mi, sevgi mi? Hangi tohumları bırakıyorsun toprağın bağrına ve o sana geriye ne verecek? Dünyaya, toprak anaya iyi davranmadıkça, ona onun dilinden anlayacak şekilde yaklaşmadıkça geriye radyasyon, zehir, küskünlük ve şiddet kalacak… daha çok beton. Giderek yüzünü gözünü örttükçe, betonla kapladıkça nefes almak zorlaştıkça… Nereye?

Yeni Dünya seninle başlıyorsa eğer ve 21.12.2012 yeni bir zaman kapısını aralamak demekse, kendinle birlikte o kapının eşiğinden neleri taşıyacak geçireceksin? Bavulunda neler var, olacak? Neleri geride bırakacaksın?

Sordum… Kendime sordum.

Hatta kadının, toprağın doğasının manipülatif, oyuncu ve aldatıcı olup olmadığını da! Toprağın ve kadının göz yaşının arkasına saklandığı, duygusallığını kullandığı söylenir ya hep?! Kullanır mı sahiden? Bir bahçede muhteşem ağaçlar meyveler yetişirken bir diğerinin toprağına ne atsan yeşermez? Neden? Var mı böyle bir şey? Yoksa herkesin tav olduğu içine alabildikleri, doğasına uygun gelen birtakım özellikler mi var? Bir böcek kendine dal süsü verip kamufle edip gizlerken kötü ve yalancı mı oluyor? Kendini korumak ve sağkalım hayvanlara ait özellikler deyip bu bedenin bu dünyaya ve toprağa olan bağlantısını tümden reddetmek mümkün mü? Sanki bu mesele daha da derin, çekirdeğinde daha da öz bir bilgi var.

Sizce toprak neden bu kadar kutsal? Su? Bazı Orta Asya kabileleri kutsal kabul ettikleri göllerin sularını asla kirletmiyorlar! Everest’e tırmanmak istiyorsanız önce dağdan izin istemeniz lazım, keyfi bilir çıkacak mısınız, inecek misiniz, yoksa buz fırtınasında donmak mı yazılı kaderinizde?

Sizce doğadan izin almak, istemek, ona saygı göstermek? Nasıl şeyler bunlar böyle?

Kendin olmak, bir mekanı paylaşırken, enerjini de paylaşmak bir yerde… Sevdiceğin yanındayen senin varlığına, yapmak istediklerine saygı duyacak, sen de onun yapmak istediklerine… Biri diğerinin boyunduruğunda olmayacak. Tamam. Hatta çok iyi. Biri plan yapmayı sevmeyecek, tersine yaşayacak, birinin gecesi diğerinin gündüzü… Ah, kapitalist dünya, üstelik sorumlusu tamamen bizken, bu sistemleri kendimiz yaratmışken ve sorumluluğunu üstlenmek, ama evet, biz yaptık böyle oldu derken… Gel de 24 saat şablonuna takılma! Gel de hay aksi deme şimdi! Gel de bir şeyleri değiştirmek için şimdi çaba gösterme… Diğer taraftan… Demek buluşmak imkansız. Peki… Bir küçük güzel söz, ne yapalım, zamandan hırsızlık yapacağız nasılsa demek de mi imkansız?

Bazen bir Kızılderili Kabilesi’nde bir kadın olsaydım nasıl olurdu diye düşlüyorum… En ufak bir fikrim yok! Herhalde doğanın ritmini izliyor olurdum. Herhalde yine yalnızlık ve uzun sessizlik dönemlerim olurdu. Herhalde… yaşam mücadelesi, çaba ve barınma, beslenme ihtiyacı şimdi olduğu gibi devam ederdi… Doğaya büyük bir özen ve saygıyla, onu mahvederek, katlederek değil.

Toprak Ana’ya, onun bu güzel bahçesindeki her türlü canlıya, dolayısıyla kendime ve herkese aynı saygı ve sevgiyi duymak  uzun sessizliklere gebe. Uzun bir kış mevsimi davet ediyor beni kendi evime…

Vipassana… Şaman düşlerimin kimliksiz kadını fısıldıyor cevabı yine…

Sonra hatırlıyorum. İki küçük sözü söylemediğini, kendini tuttuğunu sanan herkesin kalbinden sevgi sızıyor! Hem de hiç farkında olmaksızın! Ufacık bir bakışla, birinin diğerine pişirdiği her kap yemekte, ikram edilen her fincan kahve, her bardak suda, su iç senin için faydalı deyişte, şu anda kedimin bana seslenmesinde ve beni sev, seni seviyorum diyen mırıldamalarında, sevdiğinin uykusunda üzerine örttüğün battaniyede, öpüşünde, yüreğimin atımında, hücrelerimi dolaşan nefesimde… Namaste dediğimizde… Namaste: Kalbim, kalbini sarıyor, sarmalıyor! Tıpkı avcunun içinde kalbi hızla atan bir serçenin heyecanı ve sıcaklığını tenimde hissettiğim gibi… Elimi açıyorum ve bütün kainat, ben, sen, herkes, her şey, serbest!

Bazen unutuyoruz, unutuyorum.

Kadın olmak biraz romantizm demek, doğamızda var… Toprak içindeki tohumla sabırla bekler ve baharı düşler, rengarenk açacağı çiçeklerin sevdasındadır. Bana plan yapma, düşleme, hayal kurma diyen ataerkil düşüncenin gözünün içine bakıyor ve şunu diyorum: Ey sevdiceğim, erkek ve kadın olarak daha gidecek çok yolumuz var, bunun ne kadarı DNA, ne kadarı ego inan ki bilemiyorum. Yol taşlı ve dik, bazen uçurum kenarı, ama manzara enfes!

”Niyetin var mı?”

Şamanik yolculuk çember çalışmaları / Shamanic journey circle workshops with 

MARLA KAYA  http://www.rainbowmandala.com/shaman_journey_circle.html