tumblr_lh1y3lX6ou1qgiowmo1_500Affetmekle egonun arasındaki garip tuzaklarla dolu ilişkiyi keşfediyorum. Sesim soluğum çıkmıyor. İzleyici olmanın tuhaf büyüsüne kapıldığımdan mı hayatımın her alanına meditasyonun etkisi giderek nüfuz etmeye başladığı için mi yazı yazmak da zorlaşıyor. Söyleyecek lafım yok, haddim değil, uzuyor suskunluğum içimin konuşmaları diniyor gürültü azaldıkça gözde ve sözde birlik zamanı.

Bir tuhaf yazacağım şimdi gözlemlediklerimden damıttığım biraz anlamsız herkes istediği şekilde kendi hayatının izdüşümleriyle boşlukları doldurabilir kendi hikayesini yazabilir…

Peugot tuz değirmeni satın almışım geçen yıl. Birisinde vardı biri siyah, biri beyaz. Hatta yere düşürmüştüm beyaz olanı bir keresinde ve aslında bana çok kızmış ama belli etmemişti. Tasarım nesneleri severdi sanırım içi titredi. Sakardım işte. Hep sakarımdır, elim ayağım birbirine dolanır. Hani sanki padişahın önündesin dizlerinin bağı çözülüveriyor misali. Ne gerek var kendini birisinden daha aşağı ya da daha yukarı konumlandırmaya öyle değil mi? Sonra farkediyorsun ki içine oturmuş, taş yutmuşsun sanki ve ağırsın kendi yükünden muzdarip reçete belli. Affedip taşları düşüreceksin ama sancılı ama kum sökülecek gidecek hayatından gereksiz olan ne varsa. Reçete belli, Janu Sirsasana, Paschimottanasana, Baddha Konasana, Kurmasana ve daha niceleri…

Guan Yin… Bilenleriniz bilir. Oolong’un bir türüdür aynı zamanda. Hafiflik ve ferahlık veren ipeksi bir rahiyası vardır. Nezaket ve dikkat, özenle demlenmesi gereken bu güzelim çay için Taylan’dan ve Çin’den sevgili dostlarıma sipariş geçerim arada, stoklarım azalmaya yüz tuttuğunda sağolsunlar alıp kargoyla gönderirler. Neredeyse bir yıla yakın zamandır elimi sürmemişim. Eve misafir geldiğinde, sevgilime ikram etmişim. Her dolabı açıp da yüksük kadar Çin işi çay kapları, toprak gong-fu stili minik demliklerle karşılaştığımda yüreğimde ay tutulması… Çaydan, Uzakdoğu’nun kültüründen ben ne anlarım ki? Öyle değil mi? Doğru. Anlamam. Anlar gibi yapsam dahi. Onun içine doğup onu soluyan kadar bilebilir misin bir şeyi sonradan? Olsa olsa anladığın benimsediğin kadarının şifasını mesajını ya da dersini kendi yaşam ırmağına katarsın ufak derelerin sularıyla beslenirsin ruhunun ufku genişler belki yüreğin?! Peki birisi sana sen ne anlarsın mesajını gizliden gizliye altan alta aslında sürekli veriyorsa sırf kendisini daha iyi hissetmek pahasına senin çiçeğini soldurmaya seni susuz bırakmaya niyet ettmişse? Ne diye duruyorsun orada? Bir dakika daha kalman hata! Durmayacaksın daha yol zamanı… Guan Yin, iki bin metrelerin üzerinde yetişen çay ve onun güzelim elle toplanan seçilmiş yaprakları, demliğin çamurunu karan ve ona muhteşem estetiğini kazandıran çömlekçi ustasının günahı ne? Kimi cezalandırıyorsun aklın sıra? Neyin protestosu manifestosu bu aslında? Geçenlerde Hindistan’a yolu düşen bir tanıdığımdan ufak bir heykelcik rica etmemin bir nedeniydi bütün bunlar. Guan Yin ilginç bir motiftir Asya’nın gizemli mitleri arasında. Celladını affeder, ki aslında affetmez, onu olası bir vicdan azabından koruyup kendi kaderine ve yaşamın karşısına koyduğu ölüm fermanına dahi meydan okuyabilecek güçte bir gizemli kadın… Hikaye en iyi kendini anlatır. Siz iyisi mi araştırın, burası sözün bittiği yer. Guan Yin merhamet ve müthiş bir güçtür. Herkesin kendinde keşfedebileceği potansiyeller üzerine etkileyici bir kıssadan hisse.

Yürek kendi kendisini öyle bir cezalandırır ve kendine küser ki, hediye tarakları geri verir sırf sırma saçlarını okşayan eller el oldu diye. Vazgeçer kendinden ve vazgeçişini etrafındaki nesnelere gözyaşı inci tanesi teker teker dağıtır. Bir eşarp, bir eldiven teki, saç tokası, çay fincanı, yarım bırakılmış bir kitap, kayıp kolye, kuyumcuda bozdurulmuş bilezikten bozma yeni bir takının uğursuz hatırası… Nesneleri enerjimizle yıkayıp yenisini yükleriz ve durum o kadar abartılı bir hal alabilir ki Feng Shui dahi kar etmeyebilir! Gel de temizlen arın kurtul şu yüklerinden! Tibet çanağına vur bir daha bir daha! demişken…

Trésors du Tibet, Paris… öylece bakıyor bana sehpanın üzerinden. Acaba ona ne anlam yükledim. Ya da bana nasıl bir mesajla hediye edildi. Daha çok altta kalmamak ve mutlak iktidar hırsıyla evime gelmiş gibi. Sen bana bunu aldın benim de sana karşılık vermem lazım al sana bunu hediye ettimin nesnesi… Oysa senin güzelim sesinin bunlarla ilgisi? Yok!

Dişi fil daha bebekmiş ve bir ustanın ellerinde yontula yontula bu güzelim ağaçtan bibloya dönüşmüş. Cildinin kırışıklıkları, hortumunun kıvrımı, kıvrak kalçalarıyla küçük bir kız ve enerjisini yansıtmış oynaklığını çocukluğunu, gerçekten de sanatçının gözünün elinin usta ayarını zerafetini ürkekliğini tüm hatlarında görmek mümkün. Para bozuyor mu insanı? Her nasılsa bu nesnenin İstanbul sosyetesinden çok varlıklı bir hanımın egzotik bir tatil sırasında uğrayıp kilolarca alışveriş ettiği bir dükkandan gelmiş olduğunu bilmek işin büyüsünü bozuyor. Yeni yağmış kara ilk ayak izini ben bırakacağım, Kuzey Kutbuna ilk bayrağı ben dikeceğim… Böyle uzar gider bu iş! Al sana, nesne üstü ego!

Ne çok anlamsız anlamı kontür yükler gibi yüklüyoruz eşyalara, olaylara hele de insanlara… Ne kadar çok öne eğilmelere yoğunlaşırsam o kadar kendi affedemediğim ya da affetmiş gibi rol yapıp da yüreğimin halısının altına süpürdüğüm ufak tefek güneşte maddiyatçı gölgede ürkek ve kendi değerini bilmeyen ruhumun yaraları şimdi uzakta kaldı tüm bunların anısı. İnsan isterse geçmişi yeniden yazabilir. Eninde sonunda hepsi birer kurgu senaryodan ibaret ve şimdi yüreğin neyi seçiyor? Neşe mi keder mi? Paulo Coelho Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum Ağladım‘da şöyle diyor: ”Yaşam biz doğmadan önce vardı, biz bu dünyadan ayrıldıktan sonra da var olmayı sürdürecek.” Hayat ırmağı başka başka ve yeniden beni bana verdikçe tazeleyip yeniledikçe Coelho‘nun ağzından uyarlıyorum: ”…yüreğimde ne varsa yazıyorum. Bütün bunları ruhumdan çıkarıp önümdeki kağıtlara döküyorum, sonra da ırmağa atıyorum. Efsaneye göre Piedra Irmağı’nın suları o kadar soğukmuş ki bu sulara düşen her şey – kağıtlar, böcekler, kuştüyleri- taşa dönüşürmüş. Acımı bu sulara bırakmak belki de bana iyi gelecek, kim bilir? Yaşam kalıcıdır, değişen yalnızca insanlardır!”

Benim, senin, tarağın, filin, kolyenin, çay fincanının, demliğin, eldivenin, çiçeğin, evin günahımız ne?

Geçen yaz uzun süre ırmağa baktım. Ağladım içimden, taa ki kuruyuncaya dek içimin kaynağı ve sonra da yazmaya başladım.