Kendim hakkında hiçbir zaman öğrenmediğim şeyler öğrendim bu hafta. Buyrun başlayalım!

1) Reklam yapmayı, reklam edilmeyi, reklam olmayı, genel olarak aslında ”reklamı” sevmediğimi… Facebook’taki bu yöndeki aktivitelerime ciddi bir kısıt getirmek istiyorum. Haftada bir defa facebook etkinlik duyurusu. Gelen gelir, gelmeyen gelmez. Bu kadar. Yoga’dan para kazanmak istemediğimi anlamıştım zaten. 🙂 Sağlamasını yaptım böylece. Evet, o ormanda bayırda şehrin ortasında bir süreliğine büyülü bir karşılaşma yaşarsın hani, kısa sürer, anlıktır, yoga ile bir tür ruhsal sevişme yaşar sonra da yoluna gidersin. Yoga ile bir-günlük-aşk. YES! Çok uygun! 🙂 Yapanlara, yapabilenlere, kazananlara da hiiiiç kıskanmadan etmeden bol kazançlar diliyorum. Bu bir yapı meselesi. Güzel bir şey yapıyorlar. Daima daha fazla insanın hayatına yoga ile dokunacaklar. Bu nedenle güzel. 🙂

2) İflah olmaz bir romantik, idealist ve içinde aslında bir ton değil tonlarca öfke biriktirdiğimi… Sonra ”gezi” olaylarının bunun kapağını açıp daha doğrusu tıpasını attırdığını, öfkelenmenin arada bünyeye bayaaa iyi geldiğini, öfke ”gazı” ile çok garip vinyasa serilerinin öyle durup dururken doğaçlama çıkabildiğini, evdeki kişisel pratiğimin ”gezi” damgası yediğini…

3) Sanki yüreğim donmuştu, betondu kalıba dökülmüştü. Son zamanlarda yüreğimin ve gözbebeklerimin ta derininden gülümsüyorum, coşuyorum. Tencere tava sesleri duyunca balkondayım, küt küt atıyor kalbim! Sanki can buldum! 🙂 

4) Yüreğime iyi gelen şeylerden bir başkası ise son zamanların tek geçtiğim Türk yazarı, Hamdi Koç‘un incecik bir kitabı, Rüyalarıma Giren Kadın. Elimden düşüremiyorum, her cümlesini kelimesini susuz kalmışım sanki çöle bir su damlası tazeliğinde yağmur misali kalbimin tellerini çeke çeke içimden ah ede ede okuyorum. Bitecek diye çok üzülüyorum. Bitmesin. 🙂 Öyle kitaplara, yazarlara değiniyor ki ooooffff. Bana unuttuğum yazar Kate Chopin‘i hatırlattı mesela. 1899’da yazdığı olay kitap Uyanış ile Amerikan toplumundan aforoz edilişini, yazısıyla kendi kendini lanetleyişini. Zamanından önce doğar bazı fikirler bazı dimağlara ve döneminde yaşamıyorsa fitil fitil getirirler burnundan. 1899’un Amerikası’nda feminist olmak kolay değil. Bugün Gezi’ye çıkıp gidiyoruz, kadın kız çoluk çocuk. Bu cesur insanları da bir hatırlamak anmak gerekli. Herbiri mihenk taşı özgürlüğün zorlu yolunda. Araştırın, bakın, Kate Chopin.

5) Yine Hamdi Koç diyeceğim. Aynı kitabında birkaç cümlesi ruhumu aynalarken aynılar…

Dünyanın en güzel sesi  en özgür sestir.” [Hamdi Koç]

Zaman herkese neyi hakediyorsa onu verecek.” [Hamdi Koç]

”Şark oturup bekleme yeridir.” [Ahmet Hamdi Tanpınar söylemiş, Hamdi Koç alıntılamış]

Aklımızı soğutalım.” [Hamdi Koç]

Şöyle kapatalım… Hamdi Koç’un geceye dair söyledikleriyle… Ah ”GECE”! Uçsuz bucaksız bir deryanın sedef kumlarının üzerine ürkek ama istekli ayak basmamı sağlayan, beni kabuğumdan çıkaran ve koca bir okyanusun iki yakası, kıtalar arası ruhumu hac yoluna çıkaran, kendim etrafında tavaf ettiren çağıran çığırtkan GECE!

Akşam olsa da eve gitsek. Çünkü günün gündüz kısmıyla ciddi bir problemim var. Gündüz, benim için, angarya. Yok yani, olmuyor. Gündüz işe yarar birşey yapamıyorum, ve artık yapmaya da çalışmıyorum. Olmuyorsa olmuyordur değil mi?… İnsan, gündüz, bir miktar itilip kakılabilir. Normaldir… Hava kararıyor ve kendimi eve atıyorum, hayırlısıyla. Şimdi, benim zamanım başlıyor. Şimdi, şakam yok… Okumak, yazmak benim için bir rüya. Sabaha kadar rüyada yaşıyorum.” [Hamdi Koç, Rüyalarıma Giren Kadın] 

Gecenin salonunda huzura kabul edilmişim, şöyle bir ayaklarını uzatıyor ruhum geniş kanepede, rahatına bırakıyor. Gece güvenli, hilesiz hurdasız olduğum gibi kucaklıyor beni. Gecenin şefkati ve sessizliği susturuyor içimin çığlıklarını, kanayan yaralarıma merhem oluyor, sarıp sarmalanıyorum kadifesi tenime ipek. Gece bana her daim cennet. Susmayı seviyorum, biraz loş ışığı, usul usul arka fonda çalan davulların sesini, siyaha yayılan Stephen Micus’un müziğini mesela… Gözlerim yanıp isyan edinceye kadar parmaklarım klavyeyi dövüyor. Döküldüğüm beyaz ekran sayfalarından saçlarımı, harflerimi, kesik bölük pörçük hıçkırık sesimi izlerimi alıp eteğimi silkeleyip sonunda yatağa yöneliyorum telaşsız, içimde tuhaf ama huzurun melek kanadı kol germiş yüreğime gölge ihsan eyler güneşinden eril dünyanın dinlenir soluklanırım gece ve ne zaman kendimi korumasız ve tehdit altında hissetsem bilirim kimsenin bulamayacağı izimi kaybettirdiğim bir sığınağım var, içimin lezzetli hayvanı emin ellerde.

6) Çocukluğum bahçelerde, köyde geçti. Şanslıymışım. Şimdi anlıyorum. Giderek direniş, doğanın betona karşı direnişine dönüşüyor çünkü. Aldous Huxley’nin romanları fütüristik ve bilim kurgu iken gerçekleşen kendi kehanetini doğrulayan hayatın gündeliğine dönüşüyor. Kızılderililer ağaçların çıkardığı sesleri dinleyip o sesleri taklit ederler, derken taklit sesler çeşit çeşit ağaca isim olurmuş. Doğanın dilini taklit etmeye, ya da aynalamaya çalışan bu kadim insanların hikayesini bilmeyen var mı? Direnişlerini, direnemeyişlerini, çocukluğumuzun Pazar günü TRT kanallarında yayınlanan kovboy filmlerinde beyaz adamların atlı arabalarını çember halinde dizişini ve bu çemberin dışında kötü adam gibi gösterilmeye çalışılan Kızılderililerin girdabını?

Bu haftasonu Gezi’de direniş başlamışken MUBI’de halen yayında olan bir belgesel film dikkatimi çekti ve soluksuz izledim. Yanlış anlaşılmasın kimseyi eko-terörizme teşvik amacıyla yazmıyorum bu satırları. Sadece endişelerin ne raddeye geldiğini, ne kadar büyük bir çaresizlik ve acı hissettiğimizi vurgulamak istiyorum. Benim için AĞAÇ bambaşka bir şey. Sadece başka! Dünyaya ettiği tanıklığı bin seneye varan zeytin ağaçlarını hatırlatmak istiyorum, Ege’nin kasabalarındaki yaşlı neredeyse kimisi sekiz yüz yıllık devasa gövdeli çınarları! Hiç düşündünüz mü, gelip geçiciliğimiz hakkında? Türümüzün dünyanın yüzünü toprak anayı amansızca tırmalayıp rencide edişi karşısında bu görkemli ve zamana direnen çağlara tüm oluşumlara direnen tanıklık eden muhteşem varlıkları? Acizliğimizi? Saçmalığımızı?

Merak ettiyseniz bu başka bir Sea Shepherd hikayesi bir yerde, ancak daha şiddetli ve çaresiz. Yürek burkan… The Earth Liberation Front‘un hikayesi… If A Tree Falls: A Story of the Earth Liberation Front (Eğer Bir Ağaç Düşerse: Dünya Özgürlük Cephesi’nin Hikayesi, MUBI Türkiye).

Film linki için tıklayın… http://tr.mubi.com/films/37187