FrogsCircleKendine şeffaf dışa kamuflaj… Yaşamın özü bir yerde. Darwin’den dem vurmayacağım hayır, ancak doğanın en büyük özelliklerinden birisi bir yerde. Kamuflaj… Ustalıkla kendini olduğundan farklı yansıtma hali, bir tiyatro sahnesi. Hatta Amerikanca bir deyiş de var ”fake it until you make it.” Garip bir şekilde aslında bir yerde doğru. Bir işi yaparken çok mu zorlanıyorsunuz, onu yapana kadar ustalıkla yapabileceğinize dair kendinize karşı bir gövde gösterisine girişin ve bakın sonra ne oluyor?! Tabii Rowan Atkinson’un James Bond’unu kastetmiyorum?! Acaba hepsi ama hepsi zihinsel şartlanma mı? Hepsi tamamen ”ama ben.. ben…. yapamam ki? olmaz ki?” koşullanmalarının kemikleşmiş gerçeklere ve alışkanlıklara dönüşmesi mi?

İş yerimde her sabah ofisimi temizleyip hale yola koyan, toparlayan bir iş arkadaşım var. Enerjisine hayranım. Su gibi… 🙂 Günümü aydınlatıyor ve birbirimizi güldürecek, neşelendirecek iki çift laf paylaşıyoruz mutlaka. İlk zamanlar iş stresim olağanüstü yoğundu. Daha doğrusu strese olan tepkim yoğun ve olumsuzdu. Henüz güçlenmemiştim. Hem işi öğrenmek, hem de doğru yapmaya çalışmak benim için son derece ilginç ve bir o kadar da zorlu bir öğrenme süreci oldu. Bu yolda yürürken pekçok şey öğrendim. Geçtiğimiz bir ay içinde ayrıca kişisel alanımda da meydana gelen değişimlerle birlikte stresle olan diyaloğumun sesi değişti. İş yerimde rol modeli olarak bellediğim bazı çalışma arkadaşlarımı dikkatle izlemek çok şey kattı deneyimime. Bu Pazartesi içlerinden biri farklı bir organizasyonda çalışmak için ekibimizden ayrıldı. Hem onun adına çok sevindim, hem de ona ne kadar minnet duyduğumu ifade ettim, desteği, arkadaşlığı, profesyonelliği ve en önemlisi ”sağlamlığı” için. Evet, hayatımda gördüğüm tanıdığım en ”sağlam” insanlardan biri. Dünya çökse o ayakta kalabilir. İnanılmaz bir becerisi var bu açıdan. Müthiş bir duygu hakimiyeti. Üstelik robotsu değil, katı ve kaba değil, duygusuz değil. Her haliyle ”şimdi bunu yaparsak daha iyi olacak, üzülürüz sonra, önce göreve odaklanalım ve herkes için iyi olsun” mantığında… Bazen ona sorardım, ”burn out” olduğunda ne yapıyorsun diye? ”Telefonlarımı kapatıyorum, bir iki gün izne çıkıp ıssız sessiz sakin bir yerde tatil yapıp kendime geliyorum,” demişti. Sonra da o güzel kaçılası yerlerden birkaç örnek paylaşmıştı benimle. Her seferinde işin yoğunluğu, en fenası da ”yapamayacağım galiba” paniği içimde helezonlanıp yükselip boğulacak gibi olduğumda ”hadi açık havaya çık, yürü gel, yemek yedin mi, kendine bakıyor musun Çiğdem” gibi gibi daha pekçok soruyla doğrudan seni seviyorum demese bile beni kolladığını hep bildim. Teşekkür ederim. Elimden geldiğince ben de onu kolladım. 🙂 İşlerinin ucunu açık bırakmaktan nefret eden, aslında işini çılgın derecede takip eden sonuçlandıran bir yapısı olduğu için onu asla cevapsız bırakmamaya çok özen gösterdim. Zamanla diyaloğumuz gelişti. Yeri geldi müthiş güldük. Zekasına, duruşuna hayran olduğum ender kadınlardandır. Dışardan tersi pis, yeri gelirse lafını esirgemeyen ve şak diye yapıştıracak denli keskin ve korkusuz dursa da ”sağlam” yüreği olanlardan… Şanslıyım karşılaştık ve ondan çok şey öğrendim. 🙂

Geçtiğimiz aylarda bana ”senden daha önemlisi yok Çiğdem” deyişi ve ses tonu kulaklarımdan gitmiyor. Bu hepimiz için böyle. Önce kendini tam kapasite sevebilmek, narsistleşmeden ve etrafı incitmeden. Kolay değil. Çoğunlukla kendin olmana izin yok. Hatta sen kendin bile başkasına, en yakınına karışırken buluveriyorsun kendini, yakalıyorsun. İster o an için söylemeye çalıştıkların sana göre doğru olsun, kendi rahatsızlığını dile getiriyorsun aslında. Adın aşırı özgürlükçü ve bireyciye çıkıyor sonra. Bilmem? Belki öyledir. Ama yıllarca proje ekiplerinde yeri geldiğinde beter şartlarda arazide, toz toprak ve ucuz hallerde çalışma, hemen hemen komünal bir ortamda yaşama deneyimine sahip olsam dahi ikili ilişkiler öyle değil. En önemli nedeni de sınır ihlallerinin çokluğu ve ihlale uğradığında kendini karşılıklı savunamayışın. Ya çok özgürlükçü ve bencil, ya çok şefkatsiz, ya mızmız çoluk çocuk, ya aşırı kaba, küfürbaz ya da kincisin. Bilemiyorum, renklerin yelpazesi geniş. Bunu deneyimlediğinde hücrelerinin zarını daha bir tahkim edesi geliyor insanın. İş yerlerinde de öyledir ya? Proje bazlı komünal iş alanı yaşantısının aksine organizasyonel kültürler daha hiyerarşik hatta çıldırtıcı matriks yapılanmalarla içinden çıkılmaz hale kolayca gelebilir. Stresten ölür, nefes dahi alamaz, boğazın düğüm düğüm ya da karnına yumruk yemiş gibi bulabilirsin kendini. Bir süre sonra ne oluyor biliyor musunuz? Aldırış etmemeye başlıyor insan. Yani korku eşiğini aşmak gibi bir şey. Sen kendi tepkini değiştiriveriyorsun. Kafanı defalarca duvara güm güm çarptıkça duvar yıkılıyor mu? Yoooo tastamam duvar işte yerli yerinde duruyor. 😉 Artık vurmuyorsun kafayı duvara. Kısacası duruyorsun. Durmak, meditasyon son derece anlamlı.

Ancak şunu da yadsımıyorum, malum vücut kendine iyi gelmeyen ve onu hasta edecek yabancı bir oluşumu algılar algılamaz onunla savaşmaya başlıyor. Akyuvarlar tam mesai yapıyorlar. Gel ve üstümden geç kısmı dünyevi boyutta beden için pek geçerli değil. Beden sağkalıma programlı. Peki eğer ruh yeniden yeniden farklı bedenler, deneyimlerle dünya boyutuna geri geliyorsa ve ebedi varlık ise bunca stres, yorgunluk ve sıkıntı, tepki niye? Bu haftasonu Cumartesi akşamüstü saat altı gibi salonun kanepesinde içim geçti, çok çok keyifli bir şekerleme yaptım. Derin ve kısa bir uyku oldu. Bir anda kendime geldim sonra, fakat o kadar koyu bir uykudan uyandım ki hem zihnim bomboş rahat ve berrak, dinlenmiş, hem de şimşek çaktı adeta, küçük ölüm dediğimi hatırlıyorum. Uyurken nereye gittim? En ufak bir fikrim yok. Ne yapıyordum? Bedenim kanepenin üstündeydi, bilincim yoktu, nerdeydim? Sonra demek ki ölüm korkulacak bir şey değil diye düşünmedim, böyle bir duygu geldi. Sonra peşisıra bir yenisi… Çok hastalanıp sürünerek ölmek… hastalıklarla ve bedensel işkenceyle boğuşa boğuşa…

Bütün bu iç karartıcı gibi gelebilecek yazıyı neden yazıyorum? Hızlı yaşa, genç öl, cesedin yakışıklı olsun diye değil. Herkesin bedenini bırakma zamanı, şekli birbirinden farklı. Bugün kansere yenilen ve ikinci babam dediğim, ölesiye sevdiğim bir insanın dün gece vefat ettiğini öğrendim. Artık kanser beyninin her köşesini sarmış ve bedenle bilinç arasındaki köprü yıkılmış. Umuyorum ki ruhu kuşlar kadar hür. Antik Mısır’ın kadim bilgelerinin inandığı gibi o şimdi gökyüzünde bir yıldız oldu ve bana o anda çıldırsan bile umudunu koru, çılgınlığın sana miras kalsın diyen, bana kendi çemberimi çizmeyi, hücre zarımın sınırlarını, bedenimle ruhum arasındaki köprüyü geçmeyi, sağ kalmayı, kendimi korumayı öğreten özellikle nefesi soğuklardan, beni her halimle, olduğum gibi özümle, kılçığım, cam kesiğim, paramparça olmuşluğum, canavarlığım, özgürlüğüm, kahkaham, zekam, aptallığım, saflığım, her şeyimle sonsuz seven, sevgimizi kutlayan güzel kalbiyle nurun her daim yüreğimi aydınlatır. Sana selam olsun… ve seni çok seviyorum.

Sonra yeniden hayat… ve nefes… istiridye dahi incisini sakınırmış.

N.D.’ye…