one-body-many-parts

Ses… Mavi… daha önce yazmıştım Vishuddha çakra meselesi… derken Satya. Ama en önemlisi birinci maddeyi çiğnemeden (Ahimsa) ikinciyi (Satya) dile getirebilmek, yani kendi gerçeğini dillendirmek. Nasıl? Hiçbir fikrim yok. Geçen sene yaşam koçumla iş yaşamındaki stres ve öncelikler konularına eğilmiştim. Müthiş faydasını gördüm ve çoğu şey toparlandı. Demek ki olabiliyormuş. Bu sene çalışmamın odağında ”Ben” değeri ve ”Kendini Gerçekleştirme,” ”Kendini İfade Etme” gibi konular var.

İhtiyaçlarım arada su yüzüne çıkıyor, ben sadece azar azar farkına varıyor ancak işe neresinden başlasam derken kafam karışıyordu. Bunun üzerine sevgili koçum dedi ki bir Birkman testi yapalım ama unutmayalım ki bu metodun bize sağlayacağı sonuçlar şu an için geçerli olduğunu düşündüğümüz durumu, ihtiyaçları bir fotoğraf karesine sığdırır, anın fotoğrafını çeker. Önce farklıydı şimdi böyle ve sonra yine fotoğrafın içeriği değişmeyecek diye bir şey yok. Peki, yapalım.

Benim için çok şaşırtıcı birkaç sonucu oldu Birkman’ın. İlki SES ve MÜZİK konularıydı. Evet sese de müziğe de bayılırım, üstüne çok eğilmedim. İki adet kirtan deneyimim var, topluluk diyafram sağolsun mutlu mutlu çığırırken katılmaya bayılıyorum, gel gelelim tek başına topluluk önünde söylerken tereddütlü, hatta biraz ürkek, az biraz heyecanlı… Hmmmmmm… Güzel ipucu. ”Kendini İfade Etme” konusuna hoşgeldiniz. Sesi kullanmak gerçekten böyle bir şey çünkü.

İkinci şaşkınlık MEKANİK konusuydu. Nasıl yani? Ne mekaniği??!?! Yani ellerimi kullanarak yap-boz modunda bir şeylerle uğraşmalıyım. Buna ihtiyacım var, aşikar. Tabii meditatif bir eylem, tüm kafa karışıklığının sis bulutu gibi dağılmasıyla sonuçlanan… Var elbet son dönemde bunun keyfini bana tattıran bir iki şey. O kadar sabırlı olmak gerekiyor ki, iş mekanik meselelere gelince beni bırakın günlerce aynı şeylerle bıkmamacasına uğraşabilirim. Puzzle yapmak gibi yani.

Bu konuda henüz ne yapabileceğime karar vermedim. Ya da bir müzik aleti seçeceğim ve sayesinde hem SES hem MEKANİK konusu bir taşla iki kuş misali çözülecek. Hmmmmm… Neden olmasın?! Dur bakalım…

Şaşırmadığım son bulgu ise YAZMAK / EDEBİYAT oldu. 🙂 Düzenli olarak başını ütülüyorum sevgili okur. Daha ne olsun! En son azıcık daha dışa açılayım hayran olduğum indie journalism yapan ELEPHANT JOURNAL‘da da yazayım şımarayım dedim sağolsun editörler kolay kolay kimsenin kalbini kırmıyorlar arkaplan yazışmalarında çok tatlılar iyiiii ok hadi dediler yayınladılar, biliyorsunuz zaten. [Words for Lovers & for Myself: Stepping down from the Throne of Catharsis and Taking a Train to Zen]

Bu SES ve YAZMAK meselesinde çok önemli bir şey var aslında. Dillendirdiğin her ne ise başkalarının gerçeklerine, ortama, ailene, tanıdıklarına, arkadaşlarına, otoriteye uymasa bile, berbat olsa dahi, kimse desteklemese de onlar senin, belki de seni sen yapan şeyler. O anın bir fotoğrafı! Eğer uzaktan bakıp fotoğraf karesinin içeriğini izleyebiliyorsan ne ala. Tamam demiyorum ki HITLER gibi bir durum yarat. Birincisi neydi? AHIMSA, yani şiddetsizlik. OK, buna dikkat et, gerisi kimseyi ilgilendirmez. Aynı genişliği elbette senin de gösterebilmen gerekir, karşılıklıdır. Kolay değildir. Başkasının senin, seninse başkasının üzerindeki etkinizin şiddet içerikli olup olmadığına çok yakından mikroskobik bakmak kötü olmayabilir. Tabii kafayı sıyırmadan. Tamam, beceremedin, beceremediniz, yeniden başlarsın. Yeniden başlanamayan durumlar olabilir o zaman yaşam başka senaryolar getirir ve illa ki o sınava girmeni sağlar. Merak etme! 🙂

SES ve YAZMAK olayı korku eşiğiyle de ilgili. Kağıdın üzerindeki sessiz sestir yazmak. Kalemin hışırtısını duyarsın. Tamam peki, melodramatik ve nostaljik oldu. 🙂 Klavyenin tuşlarını hararetle döven parmaklarının sesidir diyelim. Moderniz artık. 😉 Bana genelde müziğe ve şarkı söylemeye kıyasla daha güvenli de gelir. Çocukluğumda ama yok yok insanın kendi kültürünün köklerine bir dönmesi lazım gelir diyerekten yediğim baskıyla Dede Efendi dolu karanlık bir kuyu sıkıcılığındaki saatlerimin etkisi olsa gerek müzik derslerinden tüyüp ilk fırsatta kitaplar edebiyat ve yazmak üçlüsüne sığınırdım. Koskoca bir dünya! Açık kitap! 😉 Müzikle ilgili gelişimim sekteye uğradı bu nedenle. Hani kulağım fena değildir. İnatçı olmasına inatçıydım, dediğimi yaptırabilirdim ama aynı anda birden çok cephede savaşmak biraz da akılsızca, enerjiyi çok özenli kullanmak gerekiyor. 😉

Neyse… Bencilce bir yazı oluyor farkındayım. Yazmak eylemi özünde bencilce zaten. Bilemiyorum belki şarkı yazmak da öyledir. Beğenmeyen gidebilir, isteyen kalıp devam eder. Çünkü bazen kelimeler anahtar olur kilitli kapalı kalmış kapıları açar. SÖZ, kişiyle evren arasında bir anlaşmadır. Unuturuz çoğu zaman. Anın sıcağıyla dillendirdiğimiz ya da çiziktirdiğimiz basit bir cümle titreşir durur uzayın derinliklerine hale hale yayılır yankısı. ”Yerin kulağı vardır” sözünü hatırlatır bana. Hep bir konuşan hep de bir dinleyen, daima…

Nereye bağlayacağım bunu? 😉 Daha dikkatli sarfetmek gerekebilir sözleri. Çünkü bana verilen nicesinin kırıldığını, benim verdiğim nicesini de kırdığımı tutamadığımı gördüğümden. Ekonomik olması daha iyi. Bir kez ağızdan çıkınca da… Dünyalar kurulur ve yıkılır. Tek bir sözle. Tek bir sözle başlar derken hikaye olur. Tek bir notadır senfoni kendini dinletir sana. Yek vücuttur birçok parçasıyla beraber.

Bu uzun bir süreç benim için. Hiç yapmadıklarımı yapmaya başladığım, keşiflere son derece açık bir dönem. Bir türlü tamamlayamadığım romanı yazmayı bitirmek mesela. Önce adamakıllı (kadınakıllı) 😉 sonuna dek bireyselliğimin doruğuna çıkıp ardından belki komünleşebileceğim deneyimlere akmak. Özellikle kadın sesinin çok bastırıldığı, zayıflık olarak yargılanıp algılandığı bir toplumda belki de çok çok daha önemli gürültü çıkarmak biraz kakafoni, nasılsa melodisini üslubunu bulur kendiliğinden. Hele bir akmaya başlasın. Sonrası sonra… Gidecek yol var neyse ki, hikayeni yaz, şarkını söyle. 🙂

1175653_222054254614046_1210176205_n

Sarfettiğin sözler içinde yaşadığın evin haline gelir. [Hafız]