Hayır Facebook ve Twitter değil! Hayır! Gerek iş, gerekse özel yaşama ilişkin sosyalleşme, sosyalleşirken büyümek, gelişmek ve Amerikanca tabiriyle kendi derinin içinde kendini evinde hissetmek… Her zaman olmuyor değil mi?

Bilemiyorum, belki benim gibi hissetmiyor olabilirsiniz ya da aslında üstüne hiç kafa yormadığımız bir tarafı olabilir bu sosyalleşmenin ve sosyal ağlar meselesinin. Mesela, facebookta ufak komünler halinde miyiz? Elbette… Kaçımız dur tamamen zıt düşündüğüm bir gruba takılayım orda vakit geçireyim diyoruz? Son zamanlarda farkettiğim kendi özel facebook profilimin haliyle yoga tsunamisine maruz kaldığı yönünde. Evet her tarafım yoga olmuş! 🙂 Paso akıllı sözler, bilgelik kıvılcımları saçan bi de arka fonda müthiş fotoğraflar olan şeyler dönüyor kendi aramızda. Bazen de işte biraz gazete siyaset haberleri falan. Eeee?

Benim için hayat bundan ibaret mi diye sordum haliyle? Bunların dışında ne yer ne içerim ne yaparım, tamam kendi kendimin paparazziliğini en ucuz biçimiyle yapmayacağım orası kesin, özelim özel. İyi de başka? Miyavlayacak mıyım ardından ama vakit yok, haftanın 5 buçuk günü (evet sevgili okur, Cumartesileri öğlene dek çalışıyorum, hizmet sektörü böyle bir şey, yakınmıyorum, alışıyor insan) zaten işyerindeyim, akşamları ya yoga öğretiyorum, ya da kendim yoga yapmanın peşindeyim, üstüne yazıp çizip okuyup (roman, edebiyat, yoga kitapları vs. okumadan duramam, susuz kalmış bitkiyim aksi takdirde) ardından da her gece saat bir veya iki gibi yatıp sabah yedi buçukta uyanmak… ki ben uykuya bayılırım, daima uykusu gani çocuk oldum evde herkes uykusuzluktan şikayet ederken bendeniz pofur pofur. 🙂 Ama erişkin olmak da böyle bir şey ya da onunla da ilgisi yok, aktif kalmak, bir şeyler üretmek isterken ve zamanın peşinde koşmaya başlayınca olan şeyler. Gelelim iletişime! Hayır benim için iletişim göz göze, diş dişe, kavgası gürültüsü olgunluğu ve çocuksuluğu ile gerçek bire bir sosyalleşmede gizli.

Bütün bunları farkedince arada bu iş – yoga – yazı – kitap rutinini kırmak ve dışa açılmak için neler yapmalı diye şöyle bir kendimi gözden geçirdim. Üstelik yaptığım her şeyin faydalı, mükemmel, muhteşem şeyler olması da gerekmiyor. Doğallık benim için öncelikli, ama bazen doğallığı rahat bulduğum için ona sığındığımı da itiraf ederim. Bu noktayı ayrıca ilerleyen satırlarda anlatacağım.

Dolayısıyla yenseydik daha iyi olurdu, büyük hezimetle sonuçlandı ama yıllardır yapmadığım keyifli bir şey yaptım, bu Çarşamba akşamı Fenerbahçe – Arsenal maçına gittim bir arkadaşımla. Kale arkasında ve tribünlerin en tepesinden ayakta izledik tabii ki! 🙂 Maça gitmek çok heyecanlı bir şey! Ayrıca dededen Fenerliyim, kanaryam canım benim falan filan! 😉 Gördüğünüz üzere yaşam daima yoga, zen ve ağaç pozlarından ibaret değil yani! Bol tamtamlı coşkulu tezahürat ve taraftarın heyecanı yine de Arsenal ile başa çıkmamıza yaramadı. Ortama ve gözlemlediklerime gelince, stadlarda alkol tüketmek yasak, stadyum dışı açık hava barına hoşgeldiniz. Yasakçı zihniyet ilginç bir şey. İngiliz taraftarın Hooligan özellikleriyle İngiliz polisi nasıl başa çıktı meselesi de ayrı konudur ama İngiltere’de alkolün yasak olduğunu sanmıyorum. Başka bir gözlem, haliyle daha az kadın seyirci var, tabii ki küfrün bini bir para, o da var. Fakat insanın içindeki gürültü, öfkelenme güdüsü ve tepinme arzusunu inkar etmek mümkün değil. Kusura bakmayın ama bunu hissediyorsan git meditasyon yap falan da kesmez adamı! 😉 Yani Kick Boxing de canımı ye! 😉 Hehehehhee… Demiyorum ki git birinin kafasını gözünü yar, ama içerdeki ejderin ateşini yakacak ve ona kendini ifade etme alanı açacak aktiviteler de gerekli. Belki de yoganın daha aktif tarzları, Jivamukti, Ashtanga, Power Yoga vs. keser mi? Kesebilir? Peki korkunç karioke gecelerinin yerini ne tutabilir? Kirtanlar? 😉 İlle bir karşılığı olması lazım mı? Diyeceğim o ki, ”zıplama kızım düşersin”, ”bağırma çocuğum kafam şişti”, ”otur”, ”yat”, ”uyu”… Emir kipleriyle donatılmış bir sosyal yaşam hele de ipler başkalarının elindeyse bazen azap! Yani çocukluktan itibaren apartmanlara ve büyük şehirlere tıkıldığımız için bağ bahçe tarla bayır büyüyenlerimiz o deli özgürlüğün ve doğanın içinde canlı yaşamıyla birbirine karışmanın tadını aldık şanslıysak eğer. Bazılarımız ve yeni yetişen nesiller giderek beton, hatta betonlaşan sosyal yapılanmaların içinde nefes alma ve yeşili koruma haklarını ellerinde tutmak için mücadele eder oldular. Gezi olaylarında ”taraftar” sosyalleşmesi ve dayanışmasının güçlü örneklerini de gördük. Sosyalleşmenin ve bir arada durmanın bazen hedefe kilitli bir ok gibi tek vücut ilerleyebilmenin önemini de bir kez daha hissettik, savaşçı bir ruha sahip olmanın da. Tamamen birbirimizin kopyala yapıştırı stickerı olmak zorunda değildik, farklılıklarımız vardı Gezi protestolarında, bankacısı, finansçısı, reklamcısı, sanatçısı, etnik kökeni başka başka, cinsel tercihleri farklı, türlü türlü muhteşem bir renk tayfı.

Sevgili okur, derin bir tartışma içindeyim. Hani Şiddetsizlik vs… Yazıyorum, saçmalıyorum, tartışıyorum. 🙂 Bunlar final yani kati sözlerim inançlarım değil. Beyin cimnastiği, gri hücrelerim ip atlıyor. 😉

Peki bizleri bir araya getiren şeyler daha çok ortaklıklarımız olduğu gibi bazen farklılıklarımız da olamaz mı? Maç sonrasında aklıma geldi… Yıllarca aman futbol mu taraftar mı cahil cüheyla bu topluluklar, işte kazanma ve hırs kötü şeyler, uzak dur, cız tehlikeli plağını çalmışım ve plak artık çizilmiş. Atmanın zamanı gelmiş de geçmiş. Çünkü ne futbol taraftarı aynı taraftar, ne de bu topraklarda yaşayanlar, yaşananlar aynı. Pekçok şey değişmiş, bilinç farklı. Tamam, siz ben yine de maça gitmem diyorsanız sizin bileceğiniz iş. (Ayrıca bu bir alkol tüketelim güzelleşelim yazısı da değil, onu da peşinen söyleyeyim. Bırakın kendim karar vereyim kendimle ne yapacağıma daha ön planda bir mesaj).

Benim derdim normalde yapmadığım, gitmediğim aktivite, yer ve ortamlara yönelik son dönemde artan merakım. Ahmet Hakan’ı günahım kadar sevmem, okurum. Onun gibi bir şey.

Dahası başörtülü kadınlar. Aşağılıyorum. İtiraf ediyorum bunu. Bir kadın olarak onlara tepeden bakıyorum. Bugün, bir misafirim var, akşama doğru onunla ya bir çay kahve için buluşacağız, ya da belki bir yemek yiyeceğiz. Başı kapalı ve Dubai’den geliyor. Biraz sohbet edeceğiz ve ona pekçok soru sorabilirim Dubai’deki hayatıyla ilgili. Çünkü seyahat edip sadece yabancılarla takılarak bir şey öğrenemiyorsunuz Dubai hakkında. Orada yaşam ikiye bölünmüştür. Yabancılar ve yerliler. Yabancılar için olan serbestlikler vb. Dolayısıyla birbirimizden farklı yaşamları dinleyeceğiz. Kişisel özgürlüklerin anlamını kim oluşturur? Toplumun dayattıklarının altında ezilmek, bazı dayatıların kişisel gelişim ve ben değerine katkısı, kimisinin onu ayaklar altına alışı ve şekillenen yaşamlarımız…

Yoga matımdayken araştırmaktan hoşlandığım konular sınırlarım oldu. Neden sınırlarımın gerisinde kalıyorum, neden bazısını hiç düşünmeden hızlıca geçip kırıyorum ve değersizleştiriyorum. Önyargılar, bir şeyin, bir düşüncenin, hareketin taraftarı olmak kimi zaman çok rahat ve güçlü bir aidiyet duygusu ile seratonin salgılatıyor bünyede, ancak ötekileştirme, hatta yeri geldiğinde kendini efendi ve haklı görmenin dozu kaçıp şiddete dönüştüğünde hem kendi içindeki çatlak seslere hem de dışardan gelen sizin dışınızda da bir hayat var hatta belki uzayda da var gibi söylemlere balyoz gibi inmeye başladığında duruyor insan.

OSHO’nun bir sözüyle toparlamaya çalışayım. Nefes almakla nefes vermenin arasındaki boşluğu vurgular çoğu kez. O boşlukta ne var ya da yok ya da… ?

Sosyalleşme deyince aklıma gelenler nacizane… Hatta bazen iki insan birbirine en yakın olması ”beklenen” ve uzayan giden boşluğun sıcaklığı soğukluğu kendine varmaya yeminli yaşamlarımıza artı olarak katılan diyaloglar eksilen sesler… Gerçekten de nefes almak ve nefes vermekten farksız, öyle değil mi? Boşluk hep orada ve anda saklı. Sanki bir karar anı! Kendine meydan okumalar, kendinden kaçmalar her ne taraftan büyüyüp gelişmek istersen öyle bir yaşam şekilleniyor, kah kontrolün sende olacağı, kah başkasında. Karmaşanın, önyargıların tohumu iletişimsizlikle ve kendi yargılarını başkasına dayatmakla atılıyor aslında.