473628_10150657630812147_1901764921_o

Çocukken bu tabiri çok duyardım, bizim ailede hafif bir tebessüm eşliğinde söylenegelen bir laftı. Genellikle de yaz tatilini geçirmeye gittiğimiz Saroz Körfezi’nde dünyalar güzeli kumsalda ben kumdan kaleler, işte ne bileyim tuvalet inşası ile uğraşır binbir renkli herbiri birbirinden güzel midye kabuğu peşinde koşturur en güzel taşları ufak kovama doldurmaya çalışıp annemin çaktırmadan ve bittabii ki büyük bir velvele ile sonuçlanan kovayı gerisin geri kumsala hediye etme girişimi karşısında çaresiz, biraz burnu sümüklü ve ertesi gün kumsalda yepyeni bir günle beraber hooop sil baştan işe koyulurdum! 🙂

Dizkapak adaları bir türlü derinleşmeyen, hani denize girersin yürürsün yürürsün hep sığdır, dizkapakların suyun üstünde kalır, sığ denizin vehametini vurgulamak istediğimiz için kullandığımız bir tabirdi. Hala sığ denizi çok sevmem, derin mavi çağırır beni, Akdeniz’e bu yüzden vurgunumdur, kayalıklardan kendimi azur sulara bırakmaya bayılırım.

Bu aralar bir hâl geldi üzerime, kendimi gündelik hayatta ifade eder ya da yaşamın içinde devinirken arada dizkapak adaları modunda bulmaya başladım. Bazı sohbetler, kimisi benden kaynaklı, kimisi karşı tarafla tutamayan frekanstan ötürü, gayet sığ, yürüyorum yürüdükçe deniz sığlaşıyor sanki ve ağzımda kum tadı. Üzerine meditasyon yapıyorum anlayabilmek için… Kaynağı içimden doğan kendini çoğaltan bu çölde yürüyebilmek için önce onu kabul etmek gerek olağanca haşmetiyle. Böylece kum üstüne kum yuttukça ve ayaklarımı sürüdükçe beklentiden beklentisizliğe doğru göç ettikçe boşluğun, hareketin, saniyenin, salisenin, yağmur ve güneşin rahiyası sarıyor sarmalıyor biricik masalımın her dizesi yazılıyor an be an, kumla suyun aynı şey olduğunu farkedip şaşırmadığıma şaşırıp sonra şaşırmıyorum.

Bir mesaj geliyor sonra… Uzunca bir süre elimde telefon öylece kalıyorum. Eskiden ne yazacağımı hep bilirdim, söyleyecek bir çift lafım vardı. Giderek sözün bittiği kumla suyun kavuştuğu çizgide duruyorum. Sessizliğim uzuyor ıslakla kurunun arasında… Sonra yazıveriyorum bugün İstanbul’un sisine karşı oturuyorum beyaz tüller içindeyim belki az biraz dizkapak adalarında kalmakla gitmek arası duraklamalardayım. Belki bir külah vişneli dondurmanın, sevdiğim bir kitaptan birkaç satır okumanın, sise bakıp içime dalmanın, vapur düdüklerinin yankısına kesilmenin sırasıdır. Aldığım ve verdiğim her nefesin tadını çıkarmanın sırasıdır ve belki sonra dizkapak adalarından derin maviye bir adım…

Not: Yüzme bilmeyenlerle alay etmek için de kullanılır ama yok biz kibar bir aileydik kolay kolay alay etmezdik kimseyle sadece hafif dudak bükerdik, neee? Deniz derinleşince korkuyor musun? Aaaa ama bak hiç bi şeycik yok, hadi gel yüzelim… Hooop sırtüstü uzanırsın serin suların bağrına, su taşır bizi yüz seksen kilo olsak da! 😛