kusuma_dots_obsession_539
‘Dots Obsession’ Yayoi Kusama, 2009. Mixed media installation.

En çok şimdi hareket etmek lazım gelir, gel gör ki tutuldum. Geçen haftalar boyunca boynumun acısı sancısı, çok üşütmüşüm, vücudumun batı yönünde hakikaten güneşim batmış buzul çağı gelmiş, ciğerler keza isyan ediverdi, peki, hadi bakım zamanı; iyi de ya yazıyla yogaya ne oldu? Yazmaya gördü kırıldı kalemim, kelimeler ayak diriyor omuz silkiyor ve huzursuz bir sessizlik bu yogamda kendini dışa vuruyor serilerim ateş diyor daha çok ateş biraz daha sıcak haydi biraz daha yükselsin alevler… Surya Namaskara serileri birbiri ardına diziliyor böylece müzik dahi suskun evdeki tek ses nefesimin sesi kulaklarımda çağıldayan önceleri yavaş sonra güçlü ve kendinden emin nefesim belirliyor tempoyu müziğimiz yükseliyor. İçine hiçbir şey katmadığım eklemediğim bildiğiniz dümdüz ve hatta neredeyse sıkıcı denebilecek bir güneşe selam serisi seçmişim onun içinde bir tren nasıl uflaya puflaya derin bir vadinin içinden süzülürse ben de öyle süzülüyorum hayali tünellerin ormanların yemyeşil denizinin yalçın kayalıkların içinden geçe geçe amaçsız akıyorum, belki de kendimden gitmem lazım gidemediğim için yerimde saydığımı kabullenmenin en rahat yolunu izliyorum. Yasımı, acımı, boğazımda düğümlenenleri, kızgınlığımı yoğuruyorum.

Bu sabaha karşı gördüğüm bir düş tuz biber ekiyor üstüne… O kadar gerçek ki ardında bıraktığı duygu derinden sarsılıyorum, hayal olmayanla sınırlar flu, sadece üç dört kez böylesini gördüm şimdiye dek, her defasında konu ve özne başka olsa da duygusu aynı, verdiği mesaj gayet net. Bırakmanın ve soyutlanmanın, kendini her şeyin kalbinden merkezinden şırıngayla çeker gibi çekip egoyu ayıklamanın tam da sırası. Ne öfkemde, ne özlemimde, ne buraya ardı ardına dizdiğim sözcüklerde hiçbir haklılık olmadığı gibi her türlü iktidarın, kendi kurmak istediklerim dahil, boşunalığı anlamsızlığı… Biri tüccarın oğlu idi, diğeri bir prens… Vazgeçişleri marangozun oğlunun vazgeçişinden daha mı makbuldü, zor veya daha kolaydı? İnsanın kumaşı ruhudur ya hangisininki daha kıymetli diye sorulmaz. Aslolan vazgeçebilmek mi, hissettiğinin tam tersini yapabilmek bazen de en korktuğun çağrının sesine kulak vermek?

Gördüğüm düş vazgeçmemi, yakmamı, yangınımın içinden geçmemi öğütledi yine. Bir yere gideceğimden değil, ya da gözle görünür biçimde yaşamımda herhangi bir şeyin değişeceğinden de değil, sadece egomun pençelerini geçirmek isteyip de hırslandığı ne varsa yumruklarımı çözüp bırakmanın zamanı olduğu için, ağzımdan, kalemimden tek bir sözün dahi o yolun yolcusu olamayacağı için… Işıksız bir Pazar öğleden sonrasında fildişi kulemde oturmuş kıpırdamayan İstanbul vapurlarına uzaktan baktığım ve dört bir yanda aynı seda yankılandığı için…

M. – ”Senin neye ihtiyacın var ki?”

B.  – ”Hiçbir şeye.”

M. – ”Öyleyse yol belli.”

B.  – ”Evet, öyle.”

M. – ”Anlamayacaklar, kıskanacaklar, sövecekler.”

B.  – ”Her zaman öyleydi zaten.”

M. – ”Hoşgeldin.”

Surya-Namaskara-B