”Masmavi gökyüzünde fırtına sonrası yaşam ve sevinç…
Tarih boyunca mavi gökyüzünün hikayesini kimse anlatamamıştır.”
Henry David Thoreau

Kilo verir miyim? Ağrılarım geçer mi? Bel fıtığım / skolyozum / boyun fıtığım / menisküsüm var düzelir mi? Faydası olur mu?

Daha başka onlarca soru… Yogayla pazarlığa oturunca bütün sorunlar çözülür mü? Sanki bir iş anlaşması imzalanacak, ya da alışverişteyiz alacağımız ürünün iyi olup olmadığını anlamaya çalışıyoruz. Sorgulamak iyi hoş ve de kesinlikle gerekli. Her ürünü almak değil uygun olanını seçmeye çalışmak da tamam. Ancak onca araştırmanın deneme yanılmanın sonunda o başlama anı gelip çatıyor işte! Matın başına geçip denemekten başka yol yok!

Denemeden nasıl bileceğiz ki? Ayrıca yoga sihirli bir değnek de değil, kendinle kurduğun samimi bir ilişkiden, içsel bir sohbetten ibaret. Sen neyi istersen onu olursun olmasına da yol biraz çetrefilli sanki! Ne yani, her hafta düzenli derse geleceğiz, vakit ayıracağız, biraz disiplin falan lazım, sonra sınıfta gıcık öğrencilerle şu gıcık  hoca da olmasa ne güzel olur… Böyle uzar gider. Hayat istediğim gibi gitmiyor, halbuki ben öyle değil böyle olsun istiyorum, BENNNN istiyorummmm…….. 😉 Tamam kök çakra çatır çatır çalışıyor, ok, kendi varlığını kutladın tamam, ya sonra? Sonra iş iradenin merkezine, haraya geliyor işte.

Plank Pose FunnyZorlandığın duruşlarda kendini incitmeden yaralamadan ve lakin kolayca havlu atıp vazgeçmeden sınırlarında bir maratonu koşmaya başlıyorsun önceleri, zor geliyor çünkü rahatlık çemberini kırdın bir kere. Ağrıyan kasların, yakınan vızıldanan bir zihnin ve bedenin var. Olur da biraz katlanabilirsen o da ne adımında bir hafiflik ve bedeninde olmanın keyifli rahatlığı ağrı sızılarda azalma tabii bunlar hep sebat ettiğin için hepsi her şey yoga… Derken işin dozu kaçmaya başlayacak haliyle… Madonna’nın itiraf ettiği gibi haftanın yedi günü yoga yapmadan duramayacaksın patates cipsinden farkı kalmayıncaya dek hem de… Ardından tiksinti gelecek bu da doğal tıpkı sigarayı bırakmayı isteyip de arada bir iğrendiğinde onu hemen fırsata dönüştürmeye çalışman gibi hemen hemen yaşamında yöneldiğin her şeye yapıştığın için ilişkiler, çoluk çocuk ve onların dertleri, işin ve kariyerin, sosyal çevren, sosyal medyadaki mükemmel ötesi varlığın ve maskelerin derken nefesini kaybettiğini bile farkedemeyecek denli önemli ve meşgulsün elinden düşmeyen elektronik takviminle ajandana hadi peki nostaljiksin ve Moleskineden vazgeçemeyenlerdensin kendini not aldıkça ve iş listelerini çarşaf çarşaf yazdıkça yapıp üstünü çizdikçe pekişen iskambil kağıdı rus ruleti poker yüzlü egon sana sivri dişleriyle gölgelerin arasından sırıttıkça yeter ki yalnız kalmaktan kaç kaçabildiğin kadar göm kendini gürültü patırtıyla ve en sonunda protonun çekirdeğindeki biricik sen gel kapıyı çal bak karşındakinin yüzüne onlarca birikmiş soruyu sesinle ve bir de soramadıklarını gözlerinle sormaya başla…

Yogaya başlasam başarılı olur muyum? Depresyondan çıkar mıyım? Sevgilim olur mu? Mutlu olur muyum?

Bilmem? Denemeden nasıl bileceksin ki? 😉

Hayatla pazarlık oluyor mu ki yogada da olsun?!

Bomboş bir sayfa ol, bembeyaz, yazılmamış, çizilmemiş diye klişe laflar da bir şey ifade etmiyor çünkü yapma etme bulma dünyasında zaman çığrından çıktı. Belki de geriye tek bir olasılık kalıyor, dışına çıkmak!

Amerika’da Thoreau ve Emerson batıdaki ilk yogilerden… Bhagavad Gita (Bhagavan’ın Şarkısı) onları da etkilemiş. Yoga asanalarını (duruşlarını) tam olarak uygulamasa bile Thoreau 1847’de Walden’da inzivadayken meditasyon yapıyor, bu tuhaf adamı komşuları çoğu kez gün doğumundan gün batımına dek bağdaş kurup evinin basamaklarında otururken görüyorlar. Elimde Thoreau’nun Walden’daki bir yılını anlattığı güncesi var Penguin Classics’ten azar azar okuyorum ve onun satırlarındaki arayışın izini sürüyorum. Hepimizin içinde yanan sorular var sürülecek izler…

Çoğuna göre ne Thoreau ne de Emerson büyük düşünürler değil. Ne de olsa Yeni Dünya felsefe ve sanatta Eski Dünya ile asla başa çıkamaz yarışamaz. Olsa olsa ucuz taklitleri çıkabilir ortaya ki zaten Eski Dünya başından defetmiştir onları yeniye yollamıştır. Bütün aykırılar kanunsuzlar çapulcular dinsiz imansız garipler hırsızlar katiller ve deliler kısacası Eski Dünyanın süprüntüleri yeniye aktı taştı. Onlar tarihsizdiler çünkü tarihin hiçbir sayfasında yer almamışlardı ve öfkeliydiler tarihe geleneğe karşı. İstenmeyen ve dışlananların kara bulutları sarmıştı yüreklerini işe aşa ve aşka yeni yaşama cesaretle kucak açmaktan başka gidilecek yol mu vardı? Eski yeniyi böyle resmetti resmi tarihin sayfalarına. Yeni kendine hayat inşaası ile pek bir meşguldü ve bu keşmekeşin ortasında içki uyuşturucu savaş ölüm siyaset insan ruhundan geriye yaralı ve köşeye sıkışmış bir hayvan bıraktı belki de. Eskinin yenileri gittikleri yeni dünyanın eskileri olan kabilelerle karşılaşıp sığ ve açgözlü öfkelerini kendilerine hak ve yakıt yapıp yıkıp geçtiler dümdüz oldu ortalık. Ne var? Yapabilirlerdi? Onlar değil miydi kanunsuz olanlar dışlananlar? Yeni Dünyanın çocuklarının çocukları gelecekte internet, Apple, Google, Twitter, Facebook ve daha nice yeni buluşlarla karşımıza dikildiler. Bütün eskiler yeninin önünde secde etti ve bu haber siz daha okurken eskiyiverdi! 😉

Thoreau’ya sosyalist demek pek de mümkün değil. Daha fakir ve alt tabakadan olanla ilgilenemeyecek denli birinci tekil şahıs, hatta ütopyacı, yani hayalperestin önde gideni! Harvard mezunu ve üniversitede hocalığı sürdüremiyor çünkü fikir çatışması yaşıyor. Aile işini sürdürmeye karar veriyor böylece, kurşun kalemler üretiyor üretiyor, iş ve aş lazım ne de olsa. İki yıl boyunca doğanın göbeğine çekilip inzivada yaşarken tuttuğu notlarda kişinin kendine yeterliği konusunu derinlemesine inceliyor kendinde deneyimlemeye çalışıyor. Bireyin varoluşunu ezen ve kısıtlayan her türlü otoriteye karşı duruyor. Kendi çağdaşları onu anlayamıyorlar ve 20. yüzyılda Mahatma Gandhi, Thoreau’nun yazılarından etkileniyor ve sivil itaatsizliğin fitili tutuşuyor. Thoreau 19. yüzyıl Amerikası’nda içinde yaşadığı toplumu izlediğinde ahlakın içten değil dış faktörlerden ve içinde yaşanan çağın yaptırımlarından kaynaklandığını görüyor. İçtenlik ve samimiyetten eser yok! İçsel bilginin dışa taştığı ve onu şekillendirdiği bir çağda yaşamadığının fazlasıyla farkında.

Bütün bunlar Eski Dünya posasını güya atıp da Yeni Dünya’ya gönderince buhar olup yok oldu diyorsanız, sadece etrafa bakmak yeterli. Samimiyetsiz organizasyonlar ve oluşumlar ve aileler ve ilişkiler ve siyaset yumağında dengeleri sarsmadan kendi örümcek ağının ortasında kalakalmış kitleler tanıdık geldi mi? Birkaç kişi arada bir çıkıp soruyor?!

Geçer mi? Düzelir mi? Faydası olur mu?

Oturduğun yerden televizyonun kumandasına basıp geçmek, sosyal medyada birkaç olumlu ve güzel resimli önerme paylaşmakla geçer mi, düzelir mi, faydası olur mu?

Değişim sancılı bir süreç. Cesaret istiyor. Birey olma ve kendini sorgusuz sualsiz kabullenebilme gücünü açıklığını istiyor. Maskelerden kurtulduğun kendini tümüyle ifade ettiğin bir varoluşu özlüyor. İstiyor da istiyor… Bu arada Twitter ve Youtube yasakları önemsizmiş gibi duruyor. Sanki elektrik düğmesi açar kapatır gibi basit geliyor ama hatırlamakta fayda var. Eğer birileri birilerini susturuyor sesini boğuyorsa bu kesinlikle başka bir dönemde senin de başına gelecek demektir.

Özgürlük dediğin çoğu kez lunaparktaki deli trene bir bilet almak ve bu çılgın serüvende bir nebze olsun yoga varsa akmak kendini tüketmeden ve incitmeden… Kim bilir? Denemeden nasıl bileceğiz?

10 Nisan 2014

Yoganın Amerika’daki tarihini araştırıp kaleme almış bir yogi Stefani Syman’ın kitabı da son derece sürükleyici ve ilginç.

(Amazon link) The Subtle Body: The Story of Yoga in America

(Amazon link) A Year in Thoreau’s Journal: 1851 (Penguin Classics)