Aslında aşırı protein duyarlılığı olarak geçiyor αναφυλαξία (anafilaksiya)… Sevgiye de aşırı duyarlı olabilir insan, sevgisizliğe de! Uzun bir aradan sonra konumuz kırılganlık… Geçtiğimiz günlerde Duyguların Yogası üzerine okuduğumu yazmıştım. Hadi bakalım, bunca sessizliğin ardından neler olmuş?! 🙂

Bu sabah huysuz uyandım 😉 ve filtre kahve hazırlamak için mutfağa geçtim. Hani eskiler yatağın tersinden kalkmak derler ya, resmen öyle. Dakka bir gol bir, tasarım harikası frenchpressin filtresini aşağıya iterken sıcak kahve fışkırdı ve elimi yaktım, canım yanarken ve elimi soğuk suya tutarken bir yandan da harıl harıl düşünüyorum kırılganlık üzerine…

Burada bir parantez açmam lazım şimdi. Açtım. (Sevgili alınmasın, sağolsun düşünmüş gitmiş almış bana bir frenchpress, nerden bilecek böyle olacağını?! Benim de bir tane benzer şekilde saçmalayan bir frenchpressim var. Bodum‘dan şaşmayacaksın! Nokta. Kapa parantez.)

Elimin üzerine soğuk kompres yapıyorum. İlk kompres ılındı, hala acı var. Hımmmm… Geçelim ikinci komprese o halde. Çocukken niye kaşındığımızı merak ederdim. Hani insanın derisinde durup dururken bir tatlı kaşıntı olur ve çıldırtır. İyi de neden? Cevabını biliyoruz. Dış uyaranlara karşı derinin aşamalı olarak alarm sistemi şeklinde işleyişi, bizi etrafımızdaki her şeyden ayıran ve kendi içimizde fiziksel bütün olarak tutan şeyin etrafında oluşu, yani varoluşumuzun fiziksel kılıfı derimiz… Bir tür özdeşleşildiğinden ben burada başladım bittim alanı. Bazen no man’s land bile olabilir. Kendiyle, dış dünyayla alıp veremediğimiz olur ya hani? Ne dokunur, ne de dokundururuz kendimize! Yaklaşmak yasak! Hayatta her şeyi sivrisinek olarak algılamak da bir yaklaşım! 😉 İki insan arasındaki iletişimde kelimeler birer köprü görevi görürken onları da sivrisinek olarak algılamak mümkün. İyi de köprü neden gereklidir ki? Bir zihinden diğerine geçebilmenin ve senin olmayan başka bir zihnin içine yol çekmeye olan ihtiyaç neden doğar? Kalpten iletişimde, zihnin ender olarak aradan çekildiği anlarda, sevgiyi yoğun olarak deneyimlediğimizde suskunluk gelir kurulur rahatsız da etmez. Alışveriş ve pazarlığın alanında değilizdir artık, pazarlığı yapılacak bir şey yoktur. Status quo şimdilik tatminkar! 😉

Doğal halimiz bu pazarlıksızlığımız… Pazarlıksız olma hali ise şeffaflığın gücüne ihtiyaç duyuyor, yani kişinin kendi kırılganlığının tam merkezinde kendine hem içten hem de dıştan bakabilme yetisine, izleyici kimliğinin, ya da kimliklerinin iç ve dışa adil şekilde bakabilmesine, olanı, olmayanı, geleni, gelmeyeni kabul edebilmesine… Kazalar, sakarlıklar, kırgınlıklar, elini yakmalar… olacak… olur… Her yaralanma ve incinmeyle geçmişin kilidini yarınlara asıp kapalı kapılar ardında olmayı seçebiliyoruz farkına varmadan. Peşin hükümlülüğümüze mahkumuz o zaman. Yaşam çiçeklerimiz açmadan soluyor.

Güven, kendinden başlıyor, en önce. Ondan sonra yaşama güven geliyor. İçte ve dışta olanı biteni geniş geniş bir yüreğin sulak engin ovasında karşılayabilmek, kah yüreğinin ve zihninin topraklarının üzerinde kendi yırtıcı kuşuna kanat gerip kendine kuşbakışı bakabilmek, kah bataklıklarının öz çamurunda sürünüp timsah olabilmek… Ağlarken gülmek ve merkeze, hep ama hep, merkezine dönebilmek, acının içindeki mutluluk rüyasının yeşil uykusunda rüya gördüğüne inanmayı bilmek, mutluyken acıya kesmenin macera dolu rüzgarları estiğinde kanatlarını açabilmek… Yaşamı karşılamak, kucaklamak…

Kırılgan olmayan ikidir ondan bir olmaz. Tersine işler tüm arzuları, almak istedikçe gelmez. Sürüngen beyni ona emreder, sağkalımına sonsuza dek koşullu, peki ya yürek iklimi? Karnının tam ortasındaki diğer merkez? Onlar ne söyler? Sağkalım güdülenmesi üç ayaklı bir tabure sanki. Bir ayak duygusal, diğeri bedensel, bir diğeri ise zihinsel süregelimin iktidarına oynuyor. Yenilmek, teslimiyet, bırakmak kelimelerini okuyunca kendi gizli iktidar ümitlerimin çabalarımın farkına varıyorum…

Dün akşam bir cümle çıkmış ağzımdan, onun yankısı sürüyor içimde… ”Aylardır 2. Savaşçıyım! Bırak da öyle kalayım! Saygı göster! Rol kestiğimin pek bi farkındayım!” Bazen derimin içinde, özümün en derinindeki kırılganlığımı bir zırhın içinde, derimin altında bir çiçeğin özsuyunu saklaması gibi saklıyorum. Bir no man’s land kuruveriyorum içle dış arasında, geçirgenliği sorgulanabilir, ıssız ve sözsüz…

Zırhımı çıkarmama gerek yok, malum, sevgili tenden içrek olan, yüreği kanatlandıran, birlikte uçtuğum… Bozkırımı kuş uçuşu aşan gören… Haliyle beni içerden sarsmasına bir sözüm yok, yeter ki neyi niye yaptığımı ben açıklamadan bilsin! Anafilaksiya filan geçirirsek biri diğerine haber versin! 😉

* * * * *

When mountains are split with painful wounds, when Earth is bleeding with black tears

(Dağlar yarıldığında acısı büyük yarıklarla, Yerküre kara gözyaşlarıyla kanadığında)

My feet are aching, standing on this dying land, But have you ever heard about the pastoral troops?

(Ayaklarım ağrıyarak bu çorak topraklarda duruyorum; Peki sen hiç bozkırın göçebelerini duydun mu?)

They have been migrating on the grassland for thousands of years.

(Binlerce yıldır otlaklarda konar göçerler.)

They are as free as eagles, as humble as grass, and as quiet as mountains.

(Onlar kartallar kadar özgür, çayırlar gibi eslek ve dağlar gibi sessizler.)

Leaving no damage, they live on the temperate grassland.

(Ardında hiçbir hasar bırakmaksızın ılıman otlaklarda yaşarlar.)

Ask, who is the one never satisfied? Who is the one awakening the power of destruction?

(Öyleyse sor! Kimdir hiç tatmin olmayan? Kimdir kıyametin gücünü uyandıran?)

Think, where can we go? How can we retrieve the lost heaven? Migration!

(Düşün! Nereye gidebiliriz ki? Kayıp cennete yeniden nasıl kavuşabiliriz? Göçmek!

[Daiqing Tana] [Çeviri: Çiğdem Toskay]

 * * * * *

Charlie Sheen… No Man’s Land

 

Transnistria – No Man’s Land