”Şiddetsizliğin özünde sevgi vardır.” Marthin Luther King, Jr.

Giderek zihin dünyası eriyor… Giderek… Bilmenin değil deneyimlemenin mevsimi ”şimdi”… Durmanın… ve sonra tekrar harekete geçmenin… Nefes almanın, nefes vermenin ve ikisi arasındaki boşlukta kalmanın zamanı… Durdukça durmanın kimyası ile esrik bir ilişkinin ilk esintileri… Bazen okyanusun ortasında rüzgarsız tavsamış yelkenlerle kalma hali… Sahi, rüzgar kesildiğinde rüzgar çıksın diye mi Avatar olmaya öykünmek?

Ah şu zihin ve onun zavallı oyunları, her şeyi ama her şeyi kontrol etmek uğruna yeminleri bozan capcanlı bir hayat var da dünya bu tepetaklak ritmsizliğinin içinde bir melodi yaratıyor, şükürler olsun kendimize kurduğumuz bu tuzaklar sayesinde yaşadığımızı hissediyoruz! Tadı tuzu ordan geliyor… Zihin bozguna uğruyor. Bu gerçekten de olması gerektiği gibi… Bozulmalı zaten! Zihnin görevi dış ilişkileri ayarlamak, Dışişleri Bakanı o bir yerde… Ama Dışişleri Bakanı olduğu için başına buyruk değil, padişah hiç değil! 😉

Sonbahar kendini hissettirirken son on beş günün üzerime yığdığı beklentiler dünyamın tozunu toprağını şöyle bir silkmek istiyorum omuzlarımdan. Bu sabah farkındalık konularının eskilerinden bir dostumla telefonda konuşurken onun da ağzından çıkan ilk cümle bu oldu! Hatta çok güzel dedi, beklerken önündeki on günün içindeki bir sürü an’ı kaçıracaksın! On günde o kadar çok an var ki! Haklı! Ne kadar değerliler! Her salise DEĞERLİ!

Ben de açtım önüme Sırlar Kitabı‘nı (Vigyan Bhairav tantra) ve tekniklere sığınmaya karar verdim. Gurdjieff‘in de temel alıştırmalarından biri olan Durma Üzerine İlk Teknik ile flörtleşmeye başladım bile! 😉 Şimdi karmakarışık bir şey bekliyorsunuz ama o kadar basit ki! Bu yüzden de o kadar zor ki! Hem basit, hem zor, hem de kolay! 😉

Sutra diyor ki, ”Tam bir şey yapma dürtüsü hissettiğinde, dur.”

Yani işimiz dürtülerimizle! Osho‘nun güzel bir cümlesi var bununla ilgili…

” ”Dürtü” kullanamadığın ve soğuramadığın enerjinin yükünü taşıyorsun demektir.” [Osho, Sırlar Kitabı I – s. 276]

Bir diğer güzel cümlelerden biri de çeperde yaşamanın, yani eylemler ve eylemlerin boyunduruğu altında olmanın, kendi merkezine yerleşememenin insana bir tür cehennem yaşattığı… Çok doğru! İnsan gücünü, kendi olma halini, varoluşunu ne kutsayabiliyor ne de kabullenebiliyor öyle olduğunda. İşler, ilişkiler çok karmaşıklaşıyor çünkü dürtülerimizin kurbanı oluyoruz sürekli. Üstelik güçlü olmayı da kılıç kadar keskin olmakla karıştırabiliyoruz, halbuki yeri geldiğinde ipek de en az kılıç kadar keskin.

Geçen gün bana yakın ”birisinin” bu Zen hallerimden endişelendiğini de işittim. Bu ”detachment” yani ”kopuş” hali, ya da ”mesafelilik” ve ”nesnellik” olarak tanımlayabileceğimiz durum hem dışarıya hem de içeriye karşı geçerli aslında. Daha geçen gün bir şeyler okurken bu farkındalık meditasyonları ve çalışmalarının bazen ”kopmak” yönünden uygulayıcıyı hem içe hem de yine dışarıya karşı duyarsızlaştırabildiği üzerine klinik çalışmaların olduğunu gördüm. Hatta sanırım Hristiyanların sıklıkla kullandıkları bir tabir de varmış bununla ilgili, Ruhun Karanlık Gecesi de deniyormuş, Aziz Juan‘nın (San Juan de la Cruz) yazdığı La noche oscura del alma şiirinde dokunaklı anlatılıyor. Işığı görmemek de mümkün… Ya da arâfta kalmak… Çoğumuz sanıyoruz ki meditasyon yapacağız, bu ”mesafelilik” bir tür ”duyarsızlığa”, kusura bakmayın ben ona derisi kalınlaşma (daha amiyane tabiri de var, siz anladınız onu) diyorum, dönüşünce bence aslında hepsi boşa gidiyor. Tabii bu kişinin kendi yaşam amacını, varoluş nedenini kendine sorup da o sorunun cevabını işitebilmesiyle de ilgili. Her duyduğumuz hoşumuza gidecek diye bir şey yok! Meditasyonun amacının nasır tutmak olmadığını düşünüyorum, tersine yumuşacık geniş geniş bir yüreğin iklimine izin vermek, müthiş bir merhamet rezervinin farkına varmak, kendini hayata kapatmak yerine ona açmak… Bu da çoğunlukla yanlış anlaşılıyor. Bizler ne bir tarlayız, önüne gelen üstümüzden gelip geçip toprağımızı hallaç pamuğu gibi atacak, malum bu varoluşun biyolojik sağkalım esasları var, lakin o biyoloji ile fazla özdeşleşmenin de korku sarmalını beslemesi durumu doğuyor bu sefer. Bütün bu hassasiyetlerin arasında fazlaca eylemlerimizin çeperine takılıp kendi yaşamsal girdabımızda boğulmamayı nasıl başaracağız? Merkez bir tür uçak kulesi gibi! O merkeze bir anlığına çeşitli nedenlerle veya tesadüflerle fırlatılıp geldiğimiz ve tüm çıplaklığı ile gördüklerimizi görme haline geçtiğimiz an farkındalık anımız, anlarımız. O farkındalık zihnin devreye girip de hemen bir eylem üretme ihtiyacı ile bozuluyor! Dürtüler devreye giriveriyor.

Merkezden sevmek nedir?

Merkezden şefkat duymak nasıl olur? Şefkat nedir?

Merkezden hareketle ilişkiler nasıldır?

Hiç denedik mi? Oysa bukalemunvari manevralarla renk ve doku değiştirdiğimiz primal hayatlar sürdürüyoruz. Şartlar neyi gerektirirse… Hatırlıyorum da ergenlik dönemimde bazen flulaşırdım. Aslında çoğu zaman flu idim.

Ne demek ”flu”?

Başüstü (Sirsasana) ya da El Üstü (Adho Mukha Vrksasana) ters duruşları çalışırken yogada dengeyi, daha doğrusu bedenin merkezini ararsınız. O merkezi bulunca duruşun kalitesi, deneyim tümden değişir, dönüşür. 🙂

Peki ya ruhun, özbenliğin merkezi? İnsan onu da arar!

Karakterlerden duruşlardan duruş seçebiliriz kendimize, avatarlardan avatar, idollerden rollerden her ne istersek onu, hatta bunların konfeksiyonvari şekilde birini giy ötekini çıkar duruma ne uygunsa halinde de bir sakınca yok yeri geldiğinde…

Peki ya özbenlik? Yani varoluşumuzun merkezi? Oradaki gerçeklik? Var mı öyle bir gerçek? O gerçekten hareketle eylemsellik ya da eylemsizlik? İkisinin arasında ne var?

10665199_841766579191349_1929714880495929155_nBana aslında ”birisinin” sorduğu soru ”sen kimsin” sorusuydu. Sabit misin, merkezde misin, beni gerçekten seviyor musun? Ben seni gerçekten seviyor muyum? Gerçekten sevmek ne demek? Bunları sormak, düşünmek ürkütücü… Sözler bizim algımız ölçüsünde içimize gölgelerini yansıtıyor. Yanlış anlaşmalara gebe… Neredeyse daima! Bazen diyoruz ki eylemlerimiz sözlerimizden daha geçerlidir. Doğru! İnsanın dili farklı söyler yaptığıyla uyuşmaz. Her iki yönde de…

Aşk bir eylem değil, bir olma hali ise peki? Eğer aşk yaparsam elbet bir zaman gelir yorulurum. Sürekli bir eylem mümkün değil çünkü. Peki ya ”aşk” olursam, kendiliğimden? ”Birisi” ”kendisi” olursa, ”bir”lik olur ”bir” olunursa? Zihnin buzulu en sonunda erirse ve özünü kabul edip okyanusa karışırsa? Aşk ile sükûn ve olma hali gelip kurulursa hanemize? Çeşit çeşit aşk algısı var. Biz hangisinden bahsediyoruz sizce?

Kendim için ifade edeyim: Sevgi şiddetsizdir! Benim küçük kişisel evrenimde benimsediğim budur. Birbirine saygı ve şiddetsizlik… Sadece bunun hakkında düşünmek ve onu isteyerek, özseçim ve farkındalıkla eyleme dökmek yeter de artar bile! Bana göre aşk da sevgi de bu! Tam sevdiğimizi varsaydığımız kişiye sabahtan akşama yaptığımız her şeyi, söylediğimiz, yazdığımız tüm sözcükleri, sesimizin, bedenimizin rengini şeklini şöyle bir düşünsek… Sabahtan akşama kadar ”seni seviyorum” sözünü nasıl da kişisel bencilliklerimiz ve şiddetimizle çatır çatır kırıp döktüğümüzü, boşa çıkardığımızı görebiliriz!

O öfkelenme, bağırma çağırma dürtümüzü hissettiğimizde DURABİLİYOR MUYUZ? İşler istediğimiz gibi gitmediğinde, onaylanmadığımızda pasif agresif yöntemlere başvuruyor muyuz?

Şiddetin dilini gündelik hayatımızdan, özellikle de sevdiğimizi iddia ettiğimiz en yakınlarımıza kullanıyor muyuz?

Bu sevmekten çok doğa kanunları ve primal yapımız gereği birbirinin gücünü sınamakla ilgili bir dans… Birbirimizin etrafında döneniyor ve kendimizi, karşımızdakini sınayıp duruyoruz. Peki ya sonra?

Kiminize kupkuru gelebilir, hatta Zen, hatta mesafeli… Şiddetsizlik içi boşalmış, köhnemiş bir hayat tarzı gibi de algılanabilir… Denediniz mi? Ben denedim mi? 😉 Farkındalık bunlarla ilgili! Gökteki cenneti yere indirmek değil yoksa!

Güneş ve gezegen sistemleri, çekim kanunu hakkında bir başka sefere sohbet edelim, yazıyı burada bitirelim. 😉 ❤

[youtoube=http://www.youtube.com/watch?v=oFVaS_l3trQ h=100 w=150]