Yeter(li) miyim? Yeter(li)(li)ğim yeter(li) mi? Çocuklar hamburger yemeyi abarttı, yeter(li) broko(li) yedirebildim mi? Kaç broko(li) kaç hamburger, kaç pizza götürürdü ki?

O son cheesecake’i yemeyecektim, neyse adımsayarımın ayarını arttırayım, zaten artık on bin adım nedir ki, hadi on iki bin olsun, hedef büyüteyim! Zaten geçen hafta yeter(i) kadar yürüyememiştim………

Zaman kızgın bir boğa, ensemde sıcak soluğunu hissediyorum, her an… her aaannn… Hem de hiçbir zamannn yeter(li) vakit yok…

Bu yeter(li)(lik) saplantısı mükemmelliyetçiliğin ve sürekli bir savunma halinde olup kuyruğu dik tutmanın bir başka yüzü sanırım. Hem işte, hem de özel yaşamda kendimizi konuşurken özellikle savunma kalıpları kullanırken yakalıyorsak…

Zaten artık hiçbir şeyin yeter(li) olmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Dört bir yandan bombardımana tutulmuşuz. Yeter(ince) (ince) değilsin; fit değilsin; sağlıklı değilsin; güzel değilsin; başarılı değilsin! Yeter(i) kadar yoga, pilates yapmıyor, koşmuyor veya yüzmüyorsun; kendine özgü tarzın, arkadaşların yok; eğlenmiyorsun!

Kısacası yeter(li) olmadığın için yeter(siz)sin!

Bu yeter(siz)im inancı bir kere içselleşince hayatın her alanına bir zehir gibi yayılıyor! Sevgiliyle olan konuşmalardan iş yerinde patronun mimiklerine, kahve falı bakmaya kadar! Kurt kapanı ağzını açmış bu tuzağa düşmemizi keyifle bekliyor, az kaldı ayağımızı kaptıracağız, çünkü böyle bir şartlanmışlık ve yaşama karşı kuşanılmış bir zırhın illa ki delinmesi lazım gelir! Bu savaş kaçınılmaz ve doğa daima kazanır! 😉

Diplomasi ve savaş taktikleri doğa gereği daha fazla bilgelik ve farkındalık ister. Sanırım insanın en önce kendiyle, yani zihniyle olan içsel diyaloğunda diplomasiyi öğrenmesi gerekiyor. Bu içsel bir savaş ve bu savaşı ustalıkla yönetmek için de zihnin bazı hilelerinin farkında olmak, zihnin söylencelerini ve bitmez tükenmez gürültüsünü önce bir duymak da lazım! Dikkat kesilmek, dinlemek… Ne söylüyor, neden bunca gürültü? Zihnimiz aslında çığlık atıyor, biz duymamazlıktan geliyoruz.

Beyaz yakalı ebeveynler ve onların çocukları… Sürekli daha fazlasını başarmaya olmaya zorunlu bir şartlanmayla günler bir boğuşmaya dönüyorsa… Bu o kadar sinsi bir hal ki farkına bile varılmıyor ilk başlarda… Sonra bir bakmışız en ufak bir sözde öfke patlamaları, hele de o alınganlık zırhı yok mu? İyi de herkesi her şeyi uzaklaştırınca insan kendini daha mı iyi hissediyor?

Bir ilişkide ya da iş yerinde yapılan her katkı, kendinden verilen her duygu ve eylem için bir karşılık beklemenin amansız açlığı, aslında kalbin en güçlü özelliği olan açıklığı ve vericiliği, sevgiyi engelliyor, eninde sonunda kendini, yaşam arkadaşını, işteki ekibi ya da yöneticiyi uzaklaştırıyor, hatta bazen düşmanlığa neden oluyor. Tamam, ezmesinler, çizmesinler, ama bazen bu savunmaların, zırhların dozu biraz fazlaya kaçmıyor mu? İnsan her gün her an kendinden ve başkalarından hesap sorar mı? Devamlı fatura keser mi hayata geçmişin acı şartlanmalarıyla? Sağlıklı sınır çekmek olduğu gibi sağlıksızı da var bunun!

Kendimizi kayıplara ve üzüntüye karşı korumak adına o kadar çok savunma mekanizmamız var ki! Bunların bazıları tanıdık bildik manevralar: Kırılganlığı gizlemek için acı alay ve kara mizah; işkolik olmak ve her türlü, buna hobiler de dahil, meşguliyet yaratmak, meşgulüm, hiç vaktim yok demek; sürekli akıllı telefonları kontrol edip ekran bağımlısı haline gelmek, üstelik iş toplantısı ya da sevdiklerimizle beraberken bile! Herkese ”ben çok önemliyim, benim vaktim de çok değerli, hadi, ne konuşacaksan konuş” mesajı veriyoruz alttan alta… Eee peki güzel mi? Oldu mu şimdi? Doğru, bu devirde birisine değer vermenin ölçütlerinden biri bölünmez ve tam dikkatimizi vermek, armağan etmek! Daha gizli manevralar da var ama! Bu zihinsel arenamızda gerçekleşiyor ve kendini şüphe etmek olarak belli ediyor. Sağlıklı miktarda şüphecilik iyidir de peki ya dozu kaçınca, huzur da kapıdan bacadan kuş misali kanatlanıp uçuvermiyor mu? Özellikle de yakın ilişkilerde şüphecilik çok fena, onun da örtüsünü kaldırınca altından kaybetme korkusu çıkıveriyor! Çünkü ego risklerden nefret ediyor! Ego bilinmeyenden, kırılganlıktan nefret ediyor! Ego kaybetmez, daima kazanır! Kayba tahammülü yoktur ki onun! Genel geçer kültür de bunu körüklüyor tabii! Cinsiyet farkı olmaksızın, bir maçoluk bir maçoluk! Bu maçoluk gösterilerinin alttan alta karşı tarafa gönderdiği mesaj da açık: Ben yeter(li)yim, sen yeter(siz)sin! Herhalde bir ilişki daha iyi bir şekilde sabote edilemez! 😉

Yüreğin korkularını yenmek çok kolay bir iş olmayabilir. Bu işlerle uğraşacaksak kolları sıvayıp son derece sakin, kararlı ve istekli olmak lazım. O kadar derin bir kişisel yüzleşme ve çalışma ki, kendimize şefkatle yaklaşmak olmazsa olmaz!

Kızılderililerin malum Sweat Lodge* ritüelleri var. Bedensel, zihinsel ve ruhsal arınma için düzenlenen bu törenlerde çadırın içindeki ateşi canlı tutan bir ateşçibaşı, töreni, şarkıları, duaları yöneten de bir lider var. Genellikle çadırların girişi doğuya bakıyor. Doğu önemli, çünkü güneş doğudan yükseliyor ve yeni ne varsa doğacak. Ateşle kora dönen taşlarla Taş İnsanları’nın ruhları uyandırılıyor. Elbette bütün bunlar sembolik ve doğayla, kendi ruh, duygu ve zihinsel dünyalarıyla olan bağlantılarına ne kadar büyük önem verdiklerini anlatıyor. Çadırın ortasındaki çukura ilk önce ateşçibaşı batı yönüne bir taş yerleştiriyor, sonra sırasıyla kuzey, doğu ve batı taşlarını, bir tane de merkeze. Merkezdeki taş Büyükbabayı temsil ediyor. Başka taşlar da Büyükanne ve İnsanları temsil edecek şekilde yerleştiriliyor. Töreni yöneten lider daha sonra su davulunu çalarak dört ana yönün rehber ruhlarını dualarla çağırıyor. Ardından her yönün sıcak taşının üzerine kepçeyle su dökmeye başlıyor ve bolca buhar çıkmasını sağlıyor, ta ki ruhlar ona dur diyene kadar. Sonra dualarına ve şarkılarına başlıyor.

Kızılderililer ve genelde şaman kültürlerin doğayla ve atalarının ruhları ile bağlantıları bana her zaman etkileyici geliyor. Elimden geldiğince Türkçeleştirdiğim bir dua örneğini paylaşmak istiyorum.

Büyükbaba, Gizemli Olan,

Seni arıyoruz

Bizi yola çıkardığın bu yangın Kızıl** Yolda.

Gök Baba, Tunkaşila,

Sana bu dünya için teşekkür ederiz.

Kendi varoluşumuz için teşekkür ederiz.

Senden tek dileğimiz bizi kutsaman ve bize yol göstermendir.

Büyükbaba, Kutsal Olan,

Adımlarımız sana giden kutsal yolda yürüsün

ve bize güç ve kararlılık versin ki

kendimize ve çocuklarımıza rehberlik edebilelim

içine girdiğimiz bu karanlıktan geçerken.

Bize kendimizi, birbirimizi ve bu dünyayı

şifalandırmayı öğret.

Bugüne, bu saate başlarken

Büyük Şifa gelsin.

Kızıl** Yolu huzurla yürümemizi sağla.

Hepimiz yeter(li) ve yeter(siz) hissetmek arasında deli bir sarkaç misali kendi Kızıl Yolumuzu yürürken sizce huzur yakın mı? Bu zalimce kendini yargılama ve yaftalama yarışının hırslı gözü dönmüş atından aşağı inince şu an nerdeyim, nereye gitmek istiyorum, neden soruları geliyorsa, en büyük gücün şiddetsizlik olduğu farkındalığı tünelin ucunda beliriyorsa?…

Yeni bir haftaya başlamadan siz de kendinize iyi gelecek kendi kişisel töreninizi yaratın uygulayın. Belki bir yürüyüş, her neredeyseniz orada bir bahçeye çıkmak, parka gitmek, rüzgarı yüzünde saçında hissetmek, yağmur varsa suyun temasına izin vermek, temiz havayı içine çekmek… Doğayla ve kendimizle sohbetlerimiz tatlı ve daim olsun. 🙂

———

*Fin hamamını andıran terlemek için girilen sauna benzeri çadırlar.

**Kızıl Yol, ya da Red Road. İngilizce Red aynı zamanda Kızılderili demek. Bu dünyaya gelmek, doğmak ve hayat yolunu yürümek anlamında kullanılıyor.