Bizim apartıman kapısının önündeki geniş paspasın üzerinde her gece mışıl mışıl uyuyan bir dişi kedi var, kısa tüylü, renkleri soluk alacalı tekir karışımı bir şey, kuyruğu kopuk. Bazı akşam işten çıkıp da eve geldiğimde anahtarla kapıyı açarken üzerinden eğilip usulcacık içeri süzülüveriyorum onu ürkütmemeye özen göstererek. Pisiciğin umurunda değil dünya, o kadar derin ve huzurlu koyu bir uyku uyuyor ki simit yapıp kendini sarmaladığı gövdesi ılık. Ender de olsa uyanıkken yakalarsam seviyorum bol bol, o da beni, sonra giriyorum binadan içeri. Kuyruk kopuk, hayat devam ediyor, sevgi bir şekilde ikimizi de buluyor. Bizim bina ve diğer komşular, artık kim ilgilenir kaygılanırsa mama tabağını da dolu tutuyoruz hep. Apartımanımızın yaşlı kedisi Kontes bu sene birkaç ay önce hayata veda ettiğinden bu yana pek bir ıssız kaldı asansörümüz, gözlerimiz onu arıyor her yerde. Tıknaz, yaşlılıktan hayli tembel, kısa bıyık, pek mırıl mırıl bi hanfendicikti kendisi, pek de zeki! Ne gereği var o yaşlı bacaklarla koca gövdeyi beşinci altıncı katlara taşımaya, asansör var ya?! Dolayısıyla bazen asansörün kapısını açtığımızda aaa bir bakardık ki Kontes içerde yayılmış keyif çatıyor. Severdi aşağı yukarı hareket etmeyi kısa yolculukları. 🙂 Malumunuz benim evde de bir tane tüylüsünden bi canavar var, iyi ki de var!

2014 yılında kedilerden öğrendim ne öğreneceksem! Sessiz inatçılıkları, tatlı takıntılarıyla dediğim dedik ve bu kadar çevik, esnekmiş gibi görünüp bu denli kendi bildiğini okuyan bir hayvan daha bulamazsınız!

Kediler bana sükûtu, kararlılığı, hayatı geldiği gibi yaşamayı usul usul öğrettiler.

Tüylü dostlara şükran! 🙂

Peki ya orkideler?

Onlardan da söz etmeliyim. Pespembeyim demiyor bir tanesi beyazlarla flört etmiş belli ki pembeyle beyaz karması keyifli keyifli üçüncü tur çiçeklere verdi kendini, süslendi püslendi. Koyu mor olan onun peşisıra az kaldı büyütüyor çiçeklerini, tek bir tane açtı, geliyor diğerleri. Bir de minik bodur bir saksıda olan var ki onun gövdesi yavruladı bir sürü sürgün verdi. Bir diğeri beyaz olan ölümlerden döndü yaşama dört elle sarıldı var gücüyle sürgün boy atıyor onun çiçeklerine daha biraz var.

Orkidelerim bana yaşama sevincini, karşılıksız vermeyi, ölseler bayılsalar ayılsalar da kendi doğalarının gereği ihtiyacı her ne ise hilesiz hurdasız varoluşun sessiz hikayesini söylediler.

2014 benim için büyük değişimlerin, dinlenmenin, kendini dinlemenin, güç toplayıp yeniden atağa geçmenin yılıydı. Her anını hissettim, memnunum, doyasıya yaşadım. Sevdiğim bir işe, çalışma arkadaşlarına veda ettim. Uzunca bir süre çalışmaya ara verdim. Baharı ve yazın tamamını yoga yapıp yolculuk ederek geçirdim. Aileme ve kendime vakit ayırdım. İstanbul’u terk ettim bir süreliğine ki tekrar özleyeyim. Göremediğim gidemediğim yerlere uzandım. Bandırma’dan Bursa’ya İzmir’e Çeşme’ye Bodrum’a Karaburun’a oradan Antalya’ya Alara’ya derken Fethiye’ye Faralya’ya kadar doyasıya araba kullandım. Hayatımda hiç bu kadar keyifli araba sürmedim. Hiçbir yere yetişmedim. Canım ne zaman istese arabayı kenara çektim, indim, fotoğraf çektim. Dağlara, yeşile, göllere, denize doyasıya baktım, kokusunu içime çektim. Kendimi sevgiye boğdum. İhtiyacım vardı ve istediğimi aldım depoladım. Sonra karar verdim, hadi dedim. Yeni şeyler için vakit geldi. Aşık oldum. Çok sevindim. Şanslı hissettim. Zor aşık olanlardanım. Hangisi daha büyük kusur, şıpsevdi olmak mı yoksa sevgiye tümden kapıları kapamak mı bilemedim. En önemlisi o nilüfer çiçeğinin yüreğimde yaprak yaprak kendini çözüşüne tanıklık ettim. Şükrettim. Sonra yeni iş geldi. Yeni arkadaşlıkların başlangıcı, bağlar kurulacak belki serpilecek. Her şey ama her şey değişti 2014 boyunca. En korktuğum ne varsa korkularımın içinden teker teker geçtim geçiyorum geçeceğim. Dünyada en sevdiğim şehr-i İstanbul’da orkideler misali yaşama usulcacık tutunuyorum fazla kök salmadan akış, değişim ve mistik kanunla birlikte bir ritm tutturup şarkımı söylüyorum.

Hiç bu kadar minnet duydum mu acaba ve teşekkür ettim mi kendime, sevdiklerime, yaşamın ta kendisine?

Kediler, orkideler, yol, iz, yoga, söz, bagua, yazı, aş ve iş… derken bir de aşk kapımı çaldı bu sene…

Önceleri sıradan hani herkesin başına gelmesini beklediği özlediği türden olanından sandım. Sonra anladım ki, aşk benim özümün bana çağrısıymış, yaşama davetmiş ve ben o davete icabet etmişim meğer. Köşeye sıkıştığım, daraldığım her an çıkış yolummuş, meğer yaşamanın sanatı, halet-i ruhiyesiymiş. Sanırdım ki aşk benden içeri olan yerine dışa günebakan misali boynunu uzatmaktır. Meğer aşk… Sırmış. Kendime fısıldadığım her şeymiş, içinde olduğum, içimdeki samanyoluymuş…

Buyur dedim, safalar getirdiniz, hoşgelmişsiniz. 🙂

”Siz insanlar, zamanı ölçmek için türlü türlü yollar buldunuz,

ama bilin ki hayatın kendisi nilüfer çiçekleriyle ölçülür.”

Lao-Tzu, Ejderhanın Yolu