Dilin, konuşmanın da bir yogası var. Hani ağızdan çıkanı kulağın duyması meselesi. Tatlı dil dediğin yılanı deliğinden çıkarır ya hani?

En çok sevdiklerimize keskin kılıç kesilir şu dilimiz. En alttakini en üste söyleriz. Nazımız geçer biliriz. Bazen düşüncesizce konuşuruz. Hatta kimimizin tatlı söze alerjisi dahi vardır, kendini layık görme görmeme sorunları… Tatlı dil hele de içten ve samimiyse kıymetli hediyedir, oysa bazımıza hakaret gibi gelir. Kimimiz bir iltifatı güzel sözü çok görürüz.

Sözcüklere değil de onu söyleyen sesin müziğine tınısına kulak kesiliriz aslında. Kalbin içinden geçeni dilden çok ses söyler. Dil sözcükleri eğer büker pek bir yalancıdır, bayılır gerçekleri çarpıtmaya, hatta bazen ruhu pelerininin içine alıp sarıp sarmalayacağını sanır, aman kimseler görmesin, anlamasın, saklansın!

Sufî geleneğe göre söylenecek ne varsa onu dört kapıdan geçirmek lazım gelir.

– gerçeği mi yansıtıyor?

– gerekli mi?

– uygun zaman mı?

– nezaket ve merhametle söylemek mümkün mü?

Eğer bu dört kapının birinden dahi geçemediyse söylenecek söz söylenmesin daha iyi.

Yoga’da satya prensibine dönecek olursak çoğumuz kendi doğrumuzun, ya da gerçekliğimizin şarkısını söylemeye çalışırken bir yandan da bunu başaramamanın bedensel endişesi hatta depresyonuna yenik düşebiliyoruz. İçimizde uçurumlar derinleşiyor açılıyor.

Bhagavad Gita gerçeği konuşmanın karmaşıklığını takdir eder. Krishna, Arjuna‘ya der ki: ”Konuşmaya dair tapas şudur. Sözlerin sıkıntı yaratmasın, dert getirmesin; doğru, sevgi dolu, faydalı olsun ve kendi içine döndüğün araştırmalarından beslensin.” [17:15]

Her şair, dilin iflasından nemalanır. Anlama dair her an seçimler yaparız. Kimse bizi yönetmiyor. Dolayısıyla gerçekler bizim sorumlu olduğumuz seçimlerimizden ibaret.

Sanırım esas iş bedeni, hatta zihni çeşit çeşit asana (yoga duruşu) ile pozlandırmaktan ziyade diline hakim olmakta! Dilin yogası belki de en zor yoga!