Geçen yaz taştan bir deniz kıyısı yürüyüş yolunun üzerindeyim, bikinim ve güneşten korunmak için üzerimde açık petrol mavisi pamuklu uzunca bir gömlek, rüzgar tatlı tatlı esiyor, hatta biraz serin, bağdaş kurup oturmuşum meditasyon meselelerine takılmaktayım. Denizin rengi, rüzgarın yüzüme her değişinde armağan ettiği serin ferahlık, sonra yavaş yavaş dikkatimin nefesimde yoğunlaşması, derken dış dünyanın tümüyle kayboluşu, neresi ve nasılını bilmediğim büyük bir boşluğun içine dalışım ve zamanı yitirmek…

Geçenlerde sevgili dostum H.‘nin rüyalarına sarkıntılık etmişim, beni dalgalı bir denizin kıyısında, bir taş duvarın üzerinde herkesten biraz uzakta oturup düşüncelere dalmış, üzerimde bikiniyle görmüş, belli ki yüzeceğim ama deniz de pek dalgalı… Artık enerjetik boyutta her ne türden bir radyo dalgasıyla hangi frekanstan nasıl bir yayın yaptıysam düz mantığa gayet fuzzy gelecek şekilde onun rüya perdesinde buluşmuşuz.

Bu yazının birinci bölümünde 2015 yılının benim için değişim ve dönüşümle dans etmek, her an kendi çemberimin merkezinde kalmak ve tarafsızlık mesajları içerdiğini yazmıştım. Danışmanlığından faydalandığım Mindmills ile sohbet ederken bir mesaj daha vardı ve 2015’in ilk iki ayında hemen ön plana çıkıverdi. Hesabı kitabı yapmak, eski defterleri tümden kapatmak, bir muhasebecinin titizliği ile kendi üstümde çalışmak… Ne olduysa oldu birileri kafamdaki ve en önemlisi yüreğimdeki ampulleri yakıverdi, ohhhhh, ferahlık! Bana içine sor demişti, bir şeyi bilmek isteyince, önemli bir karar mı almak istiyorsun, içine sor! Alışkanlıklar kolay değişmiyor. Başımız sıkıştığında genelde ne yaparız? Telefonu açarız ya da bir çay kahve için en yakınımızdakilerle buluşuverir, yüreğimizdeki ağırlık her ne ise anlatıveririz. Kaçımız gerçekten cevabını ya da çözümünü bekleyen soru ve sorunla başbaşa kalmayı tercih edip de içimize sorar da bekleriz?

Ah şu beklemek?! Her şey hemen olsun! Tüm cevaplar çözümler şimdi gelsin olsun bitsin! Oysa basit her şey ve biz zorlaştırırız. Neden bilmiyorum. Zorsa hikayesi büyüktür, önemlidir, dolayısıyla biz ve bizim başımıza gelenler önemli ve büyüktür, dramdır, şudur budur! Önemli olmamız lazım, öyle değil mi? Birileri bize önem ve değer vermeli?! İyi ama en önce biz kendimize önem ve değer vermiyorsak? İç sesimizi paylayıp sen ne bilirsin ki diye bi tane yapıştırıp ilk panikte hemen dışarıya yönelen biz değil miyiz? Hani kendine değer ve önem vermek? Neden bir başkasının bakış açısı, düşünceleri bizimkinden daha üstün ya da daha aşağıda olsun ki?

Tekrar tekrar bu bloğun en tepesinde yazan “herkes deneyimlerinde ve algılarında özgürdür” sözünü çiğnemek yutmak kırk fırın ekmek yemek lazım diye kendi çemberimin merkezine oturuveriyorum böylece! İş bunda da bitmiyor. Başkasının deneyimleri ve algılarına, fikirlerine de saygı duymak gerekli. Ben yapamıyorum! En zayıf olduğum konunun bu olduğunu düşünüyorum. Değiştirmek istemiyorum kimseyi. Kendimi de değiştirmek istemiyorum. Kimseyi bana veremedikleri ya da vermedikleri için sorumlu tutmamak, kimseye veremediklerim ya da vermediklerim için sorumlu tutulmamak…

Bu iki kutup arasında iletişim becerileri açısından pekçok soru işareti beliriyor haliyle. Özellikle de aile ve özelimizdeki yakın ilişkilerde… Bu noktada kendi söküğünü dikebilmek önemli ve tam anlamıyla usta terzilik isteyen konular. Çünkü hepimiz bembeyaz sayfalarız çocukluğumuzda ve üzerimize yazılan yazılar hikayeler birbirinden çeşitli. İşte tam da bu nedenle birimize çözüm gelen diğerimize sorun.

Kendi iç sesini dinlemenin, kendini sarıp sarmalamanın önemini ne kadar vurgulasam az. Yepyeni bir sayfa çevirdim yaşam defterimde. Henüz üzerine hiçbir çizik atmadım. Biraz daha durup beklemek ve o küçük taştan yolun dalgayı kırmasını izlemek, o kırılışın hazzına varmak istiyorum. Biraz daha içimi dinlemek duymak… Kendimi kendime anlatmak, kimseciklerin karışmadığı, bilmediği iç coğrafyamda sonsuz yolculuklarda vadilerin uçurumların kıyısına gelmek, gür akan nehirlerin gücüne şaşırmak, cesaretimin ve korkularımın kaynağına doğru yürümek… Yoganın yolu önümde uzadıkça…

“İnsanlara aşık olmak zordur, nesnelere aşık olmak çok kolaydır… İnsanlarla zordur. Talepte bulunacaklar, soracaklar, dışarı çıkmak isteyecekler, doyurulması gereken arzuları olacak. Bir insana aşık olduğunda daima çatışma vardır, o yüzden aklı olanlar asla insanlara aşık olmaz, onlar daima nesnelere aşık olurlar: bir ev, bir araba, giysiler. Bunlar daima kolaydır, idare edilebilirdir ve sen her zaman efendi olarak kalırsın ve öteki asla sorun çıkarmaz. Bir insana aşık olduğunda, onu derhal cansız bir nesneye dönüştürmeye çalışırsın. İşkence yoluyla diğerini cansız yapmak… böylece öteki yönlendirilebilir bir nesne haline gelir. O zaman endişe yoktur… Sevgi büyük bir problem çünkü diğer insana var olma özgürlüğünü veremezsin. Gerçekten seversen, gerçek sevgi ancak diğer kişiye kendisi olması için tam özgürlük verdiğin zaman mümkündür. Fakat o zaman sahip olamazsın, o zaman kestiremezsin, o zaman güvende olamazsın, o zaman her şey an be an değişmek zorundadır. Zihin plan yapmak, güvende olmak ister… Zihin senin içindeki en cansız şeydir… ve seni tümüyle dondurmak ister… daima eskiyle mutludur… hep gelenekçidir… Zihin senin içindeki ölü kısımdır… Zihin de saç gibi [bedenin] cansız kısmıdır. Bu semboliktir: Buddha öğrencilerine sembolik olarak başlarını tıraş etmelerini söylemiş. Saçını tamamen tıraş ettiğinde, içsel bilincini de tıraş et; zihni tümüyle kazı… Zihnin düşünür: Sadece içeri al, asla dışarı atma. …Meditasyon yükten kurtulmak, zihni dışarı atmaktır. …Bu yüzden çocuk taze bir zihne sahiptir.” [Boş Kayık: Hiçlikle karşılaşmalar / çarpışmalar, Chuang Tzu öyküleri üzerine yorumlar, OSHO]

Not: H.’ye beni gördüğü rüyadan haberdar ettiği için, S.’ye öğrettikleri ve aynaladıkları için teşekkür ederim.

Fotoğraf: Serkan Yiğit ©2014