11028007_10152700090208240_6090039347670837803_n

Dönüp dolaşıp geldiğim, kendimi aradığım hikayedir Gılgamış Destanı. Göklerin Tanrıçası İnanna, Fırat nehrinin sularıyla beslenen, güney rüzgarlarının tepeden tırnağa işkence ettiği bir Huluppu (söğüt) ağacının yanından geçip de halini görünce dayanamaz, onu alır Erek‘te kendi evinin kutsal bahçesine getirip diker. Özenle baktığı bu söğüt ağacı serpilip büyüdüğünde kendine ahşaptan bir iskemleyle bir de yatak yapmayı geçirir aklından. Ne var ki yıllar geçer, gelişen ağaç kocaman olur, ancak İnanna ne kadar istese de onu bir türlü kesemez! Güya söğüdün ayaklarının dibinde köklerine kimsenin cezbedemediği bir yılan yuvalanmıştır. Ağacın tacında kimisine kötü şans getiren efsanevi Anka kuşu yavrularıyla birlikte yaşar. Tam da ortasında, gövdesinde ise ıssızlığın, keder ve yalnızlığın kızı, ilk insanın eşi, Lilith, adeta bir dişi şeytan hüküm sürer. Böylece her daim neşeli ve uçarı İnanna acı gözyaşları döker, erkek kardeşi, Güneş-Tanrı Utu‘ya söğüt ağacından yana dert yanar.

Gılgamış Destanı’nın en can alıcı bölümlerinden biri olduğuna inandığım hikayenin bu kısmı on ikinci tablette yer alır. Tablet ağır hasar gördüğünden metnin bazı kısımlarında kopukluklar da olayları yorumlarken dikkatli olmamızı gerektiriyor. Destanın en eski ve kaliteli, eski Sümerce’den batı diline çözümleyici çevirilerden bir tanesi Samuel Noah Kramer tarafından kaleme alınmıştır. Adem ve Havva’nın cennetten kovuluşuna dair en eski izlere bu hikayede rastlarız ki bunun öncesinde sözlü masal anlatıcılığı geleneğine dair öğelerin, söylencelerin etkisini okudukça hemen hissederiz. Hikaye bizi içine alır, çünkü kendi ruhumuza, içsel düşünsel çelişkilerimize usul usul ayna tutar. Ölümlü olmanın çaresizliği ve dostu, yaban adamı Enkidu‘nun ölümüyle birlikte yola düşen, ölümsüzlüğü arayan, güç ve iktidarın şımarttığı, zalim ve bencil bir Gılgamış karakterine karşıt, şeytan kılığında ve baştan çıkarıcı özellikte, kontrolcü ve gizliden gizliye iktidar hırsıyla yanıp tutuşan, hatta neredeyse Freudiyen bir penis kıskançlığına kadar işi vardırabilecek, yahut tam tersi, ölümüne zayıf ve manipülatif, kurban rolünü benimseyen kadın karakterlerin yansıtıldığı karmaşık ve çok derin bir hikaye. Her okumada bambaşka anlamlara bürünen, insan ruhunun kıyısında köşesinde saklayıp da kendine dahi göstermeye çekindiği utandığı hayata dair her şeyi bulabileceğimiz bir öz-masal!

İnanna’nın Huluppusu söğüt ağacı, Bilgeliğin Ağacı’dır. Adem‘in ilk eşi, Lilith, yılan, yani kötülükle özdeşleştirilir. Gerçekten de çok bilmek kendimize iyilikten çok kötülük mü getirir? Bazen bilinmezliğin güvenli ana kucağında yaşamın uykusunu düşlemek daha mı emin kılar bizleri yürüdüğümüz yollarda? İnanna, bir Tanrıça, yarı ölümlü Gılgamış‘tan yardım ister. Yunan Pantheonu’ndan türetilmiş efsanelerde Herkül‘ün öncülü sayılabilecek Gılgamış, güçlü ve maço, İnanna‘nın arzusu üzerine ağacın köklerine yuvalanmış kötücül yılanı biçip öldürür. Cinayeti gören Anka Kuşu dağlara doğru göç edip ağacı terkeder. Hemen ardından da Lilith kaçacaktır. Hani neredeyse, işler sarpa sarınca toz olan fırsatçı karakterler gibi, ama meydanı boş bulduklarında kendine kucak açana bela getiren, meyve veren ağacı taşlayanlarmışçasına ruhsuz, fesat ve çıkarcı da diyebilir miyiz ki biz onlara? Varlıkları ile baş ağrıtan, yokluklarını özleten tuhaf karakterler silsilesi… ve evsahibesi varlıklarından da yokluklarından da tedirgin… Gılgamış karakteri ataerkil bir düzenin ilk temsilcisi bir yerde. Zalimliğiyle nam salmış yarı ölümlü yarı tanrı bir Kral ve inşa ettiği şehrini yaban hayattan yalıtan devasa taş duvarların ardına gizleyip zulmettiği halkı perişan. Dostluk, insani duygulardan nasibini almamış bu krala eşlik etmesi için gözlerine kestirdikleri yaban adamı Enkidu’yu aşk cilveleriyle yola getirecek olan Şamhat‘ı ona göndermeyi akıl edecek denli de dalavereciler. Tanrılar, halkın yanında mı yani şimdi?

Duvarlar, şehirler ve dışarda hayvanlarla ağaçlar ve bitki örtüsü ile bütünleşmiş, ayrıksı doğadan kopuk hissetmeyen, belki de tam bir insan var, Enkidu. Sırf şehirdeki yalnız, nostaljik ve hüzünlü, huzursuz diye kendi ruhundan olan bir adam, yeri geldiğinde yaşamı tehlikeye giren, sonunda hastalıktan ölen… Gılgamış, ancak dostu Enkidu‘yu ölüme kaptırınca daha da çekilmez bir kişiliğe bürünüyor. Öylesine büyük bir egosu var ki, Enkidu geri gelmeli! Sırf Gılgamış öyle istiyor diye… Ölüme, doğaya meydan okumak bir kahramanı kahraman yapan olmazsa olmaz özellikler!

Daha önce yazmıştım, The Barber of Siberia filmindeki ibret verici sahne geliyor aklıma… Dünyayı, toprağı, kadını, çocuğu, kendinden güçsüz olan her şeyi fethetme arzusu ve şaşkınlığı ile kendini bilmekten aciz, sırf yaşamın sıkıntıları ve huzursuzluğundan kaçmak üzere tasarladığı nice zavallı projenin doğuracağı anlık haz için, yanılsamaların dağını tırmanıp da zirvesinde durduğunu sanmak uğruna… Teknoloji dediğimiz çoğu şeyin gerçekte konfor arayışı ve tembelliğin yol arkadaşı olduğunu farkedemeyecek denli derin bir gaflet uykusuna dalmışsak eğer… Verimlilik eşittir yamyamlıksa ve bir ağacı kesmeyi düşünmenin ardında bir taht ve bir yatak varsa… Kadın, erkek, yani insan, kendi bencil küçük dünyasına kısılıp kalmışsa… İster Tanrıça, ister Kral, eninde sonunda göçüp gideceğini kabullenememişse hala…

Gılgamış, dostu Enkidu ile beraber Doğu Akdeniz diyarında Sedir Ormanı Dağı’nın koruyucusu canavar Humbaba‘yı öldürmeye kalkışır. Sedir Ormanı’nda Tanrılar yaşamaktadır ve Humbaba‘yı, Güneşin Tanrısı, İnanna‘nın ağabeyi Utu yaratmıştır. Kısacası, Gılgamış‘ın cüreti Tanrılara meydan okumanın egosal bir kahramanlık sosuna bulanmış basit gibi görünen masalıdır! Yoksa aslında haddimizi bilmekle mi ilgilidir? Tanrılar halkına zulmeden Kral Gılgamış‘ı oyalamak maksadıyla yaban adam Enkidu‘yu ona yollarlar.

Tanrılar ve İnsanlar… Yoksa toprak ana üzerinden mağrur ve durup durmakta olan ormanların sebatkar güneş tutucu askerleri ağaçlar siyasete kurban mı gider? Yatak, masa, gemi güvertesine meze mi olur? Sırf insanlar bir yerden bir yere gidebilsinler ya da konforları artsın diye?

İyi de, bir ağacı insandan daha değersiz kılan nedir ki?

İnsanın her şeyden daha kıymetli olduğunu kim söyledi bize?

Ve ilk Söğüt, Çınar, Karaçam, Sedir ve Zeytin Ağacı’nı kim kesti, söylesenize?

Ben bu yazıyı çok kısa süre önce Kaz Dağları’nın yamacında yaşlı mı yaşlı söylencelerin zamanından kalma yüce Karaçamların altında durduğumdan yazdım. Onlar yaşasın ve benden de ötesini görebilsin diye romantik, hırslı ve çocuksu derecede öfkeli, bir söz verdim kendime. Karaçamlar ve ben, gizil bir bağ kurduk böylece. Bana neler neler anlatacaklar daha, benim önemsizliğimin yanında alçakgönüllü güçlü ve rahatlar.

Üstadıyla karşılaşınca ürperir, ürker ya her çırak, bana da biraz öyle oldu galiba…