Üşümenin romantizmini atlattıktan sonra, ki bugün öğleye doğru 1 derece, hissedilen -7 derece, geçtiğimiz 15 gün içinde Patanjali‘nin Yoga Sutra metninde geçen Yamalar üzerinden bakalım neler olup bitmiş.

1. Ahimsa

Otur! Sıfır! Şiddetsizlik ve başkalarına zarar verme konusunda tam bir sınıfta kalma durumu! Hatta neredeyse kendine zarar vermeye ramak kalması… Çevreye zarar, kısa süreliğine, ama sonra sistemler bireylerden daha büyüktür gerçeği var. Cerahatli bir sivilcenin patlamasına benzer istifa etmek! Hoşlanılmayan şeylere karşı dahi hoşgörü? YOK! Doğrular dile getirileceği halde başkalarını incitmemek için çeneni tutmak? Uzunce bir süre var, ondan sonra o da YOK! İnfilak etmek var!

Gerçekten çaktığımın resmidir! Bu hep böyle midir? Hayır ama bu aralar ne Yama kaldı, ne Niyama! Her şey birbirine girdi bir süreliğine. Satranç tahtasının üstündeki taşları karıştırdım, ne vezir vezirdi, ne şah şahtı artık. Kraliçe başını sitemkar yana çevirip cık cık cık demişti! Bu işler böyle olunca hiç zarif ve rafine değildi!

Şöyle ki, kişisel sınırlar meselesi işleri fena karıştırdı, dolayısıyla benim de kafam karıştı. Sosyal sistemlerin içinde bağımdaşlık ilişkileri yerine sağlıklı ve birbirine saygılı ilişkiler içinde yaşadığımızı varsaysak da sonuç yine böyle olur muydu? Yoksa bu benim savunma mekanizmam mıydı?

Bir örnek üzerinden gidelim mi? Çok sert bir patronunuz var ve kusursuz iş bekliyor sizden. Elinizden geleni yapıyorsunuz, arada da dikkatsizsiniz, ya da iş ortamının verimsizliği, yağan telefonlar, iki dakika huzur ve boşluk yok; beklentiler had safhada ve kusursuz iş çıkarmanız isteniyor. Bazen oluyor, bazen yapamıyorsunuz. Sürdürülebilir bir iş kalitesini henüz tutturamamışsınız. Ya da bu hep böyle. Ortalama gidiyor işte… Tabii ki istenen durum bu değil. Sizin kendinizden istediğiniz ve beklentiniz de bu değil. Yaptığımız işleri iyi yapmak isteriz. Buraya kadar tamam. Üstelik, maalesef, bir iddianız da var. Diyorsunuz ki stresle başa çıkabilirim. Yani kastettiğiniz stres aslında duygusal stres değil, işlerin yoğunluğu, çalan telefonlar, herkesin bir şeyler istemesi falan. Çok çalışır yine başa çıkabilirsiniz, hallolur. Peki ya psikolojik açıdan bir tür tacize uğruyorsanız? Belki size doğrudan değil ama korkutma ve gözdağı yöntemiyle, makam ve otorite kullanılarak, yine belki şahsınıza değil ama başka yakın çalışma arkadaşlarınıza gerizekalılar, salaklar, hiçbir işi beceremezler zaten tiradı yinelenip duruyor, ya da kurumun emektar insanları hakkında son derece duygusuz, onların yıllar boyu hayatlarından vakitlerinden verdikleri emeğe saygısızlık ediliyor ise, demiyorum ki herkes müthiş çalışmıştır, dünya romantiktir, yaş kuru meselesidir çoğunlukla, neyse, kafanızın üstünde bu son derece olumsuz, motivasyon denen müthiş İnsan Kaynakları kelimesini kökünden kazıyacak derecede celladın kılıcı gibi sallanıp duruyorsa? Öyle ya, beceriksiz, yeteneksiz ya da eli ayağı birbirine dolanan sizsiniz. Makamında oturanlar son derece rahatlar! Makamda oturmak beceriklilik demek. Gerçek başarı nedir acaba diye sorduruyor insana! Hani çok tehlikeli sorular bunlar! Eninde sonunda Çarlık Rusyası’nı aşağı indirmiş kadim sorulardan bir demet bir yerde… Kısacası, Osmanlı ülkesine hoşgeldiniz! Bu noktada artık sıkışmışlık, öfke, isyan, bir yandan sorumluluk duygusu, öte yandan bi dakka yaaaa kimse bana böyle davranamaz nidaları falan, derken aynı sistemin içinde bu dertten muzdarip insanların çoluk çocuk geçindirecek ev gelir derdi… Bu ne biçim hayat?! Bu satırları okudunuz ve içinizde kabaran, dalga dalga büyüyen, kendini yükselten vahşi bir okyanus var şimdi ve haklı haksız makamda oturanın tepesine inivermek istiyorsunuz! Hadi itiraf edin! Travmaya az kaldı. Temiz ve derli toplu bir siciliniz var, mahvetmek üzeresiniz! Peki şiddet tam olarak bunun neresinde? İçte mi, dışta mı? Sanırım her iki tarafta da var. Kendinizi kurban rolüne oturtup psikolojik tacizin ve belli ki ivmelenecek işkencenin açtığı egosal saçma kesiklere maruz kalmak, nam-ı diğer dışardan bakıldığında dayanıklılık, köseleleşmek ve pardon ama kaşarlanmak, diğer taraftan içte yol açtığı hissizlik, anlamsızlık, kendine yabancılaşma, uyuşukluk ve aldırmazlık, faturası hayattan tad almamak… Hissedemezseniz, sadece mutluluğu ve güzel olanı değil, ters, abes, çirkin ve üzen kızdıran şeyleri de, yaşamış sayılır mısınız? Sevinmek kadar kızmak da var. Öfkenin haklılığı önemli. Öfkeyle ne yapıldığı da! Onu dönüştürüp yöneticiler ve çalışanlar olarak “yapıcı” bir kıyafete büründürmek var. Duygular farkındalıkla yönetilmelidir, ya da belki de sosyal bir ağın içinde birbirimizin gırtlağına Habille Kabil misali sarılmamak üzere baskılanmalıdır. Yok hayır, duygular enerjidir. Bu enerji kesinlikle dönüştürülebilir, kullanılabilir. Enerji her zaman yakıttır, yaratır. Ne yarattığıdır önemli olan. Eğer, şiddetsizlik, ahimsa ilkesinden yola çıkıyorsak nasıl olacak? Sorumlu davranış her iki tarafın da bilinçliliğinde geliştirilmeli diye bir etik önerge yazayım buraya. Yani basit bir karardan ibaret bazen sosyal ilişkiler. Birbirimizi ezmek mi istiyoruz? Güç kullanmak? Birlikte yapıcı şekilde ve birbirini motive ederek mi çalışmak? Yönetici ve çalışan olarak birbirimize yalan mı söylemek istiyoruz? -mış gibi yapmak, -mış gibi çalışmak! Birlikte ne yapmak istiyoruz? Genelde soft meseleler, yani işin insani boyutu bir hayli önemsiz günümüz dünyasında. Harvard Business Review hiç olmadığı kadar bu soft skills, yani insan faktörüne değiniyor son yıllarda. Amaç kayıtsız şartsız Osmanlı tokadıyla yönetmek olduğunda Change Management, yani Değişim Yönetimi kavramı ilginçleşiyor. Olay şurda: Organizasyonu köpek balıkları ile mi doldurmak istiyoruz? Sadece köpek balıklarını ve lider olarak kendimize benzeyen, bizim gibi düşünen ve çalışan kişileri mi barındırmalıyız? Monokültür kapalı sistemler Ortaçağ’ın kale kentlerine benzerler biraz. Eninde sonunda birgün birileri o kalenin kapısına dayanır, gediğini bulur, içeri girer ve alaşağı eder. Misal, size yalan gelir, Vikingler Paris’i kuşatmıştır! 🙂 Gerçek akıl ve bilgelik, savaşmadan ve ezmeden işbirliği üzerinden, ya da win-win modeliyle hareket edebilmektedir der çıkarım işin içinden! İnsanız, egomuz da çişimiz de gelir! Eğer telefonda mütemadiyen bi halta yaramıyorsunuz teranesini maddi manevi dinleme zorunluluğunuz yoksa hayatta, eninde sonunda dinlemezsiniz! Kimse mütemadiyen kötü olduğunu işitmek istemez çünkü. Ortaçağ’da yaşamıyoruz çok şükür! Şiddet, şiddeti çağırır! Yalnızca köpek balıkları ile onlardan çekinen tebadan oluşan “kürekçiler” arasındaki ilişkinin de yenilikçi, yapıcı ve heyecan verici olması mümkün değildir. Düzeltiyorum, pozitif adrenalin, işin tutkusu sebebiyle duyulan heyecan başka şey, midenin alt kısmında karın bölgesinde duyulan kara delik misali korkuyla (ki bu korku benim için acaba bugün bana kötü ne söylenecek, ne şekilde aşağılanacağım korkusu, ayrıca tartışılabilir bir şey, ne takıyorsun yani di mi, ama takıyosun be! insansın takıyosun işte!) heyecan hissetmek başka şey. İnsan bir süre sonra kendini 5 yaşındaki bir çocuk gibi hissetmeye başlıyor. Acaba bugün babam, annem bana bağırır mı? Söyleyin? Böyle bir çocuk eninde sonunda ne yapar? Ya hayatı boyunca ezik ve korkak kalır, ya da varolan düzeni parçalar ve dışarı çıkar! Şiddet… Kendimize nasıl davrandığımız, başkalarının bize nasıl davrandığı ve buna karşı sergilediğimiz sözüm ona hoşgörü, eziklik ya da kükreme ile belirlenen sınır oyunları, kimlikle kimliksizlik meseleleri, hayatta kalma becerisi… Fazla kükremek de iyi değil. Düşmanınız çok olur. Gerçi her daim bolca düşmanı kıskananı olur insanın. Hasetlik gayetle insani bir duygudur. 😉 Geçelim… Sonuç? Dışarı çıkış, ferahlama, lakin yeniden sosyal ağlar içinde konumlanma ihtiyacı, eğer Himalayalar’da tek başına bir mağara arayışı içinde değilsek! Diğer taraftan, aslında, ne oldu bitti, neden sorularına samimi de bakmak gerekli. Farkediyorum ki hala kızgınım. Kendime uygun olmayan bir yerde, bir işte ve insanlarla 7 aylık bir süreçte bir ton şey öğrendim, en çok kendim hakkında. Tamam. Burada iç ve dış şiddeti kesme kararı alarak sistemin dışına çıktım. Şimdi kendime şiddeti keserken, çünkü bana benden daha iyi davranacak kimse yok hayatta, dengeyi, dengemi arıyorum yeniden. Sarkacımın hareketi hızla merkezini özlüyor, çünkü doğal ritm böyle. Çılgınlık dengeyi özler. Taa ki artık kendine şiddet noktasında olmadığının farkına varıp da olduğu gibi bir kabullenme hali gelip yerleşene dek. O zaman mütemadiyen kendini cezalandırarak dengemi bulmalıyım söylemi de önemini nispeten yitirir. Çünkü basittir. Bir karara bakar. Çevremle nasıl ilişkilerim olsun? Şiddet dolu mu? Zengin ve birbirini destekler şekilde mi? Nasıl? Cevabını bulan, veren hele de uygulayan en azından iş güç meselelerinde bir ahenk hissedebilir belki. Kendine dürüst olmamak şiddetin en büyük kaynağı da denebilir.

Kısacası, bir miktar kendime ve sisteme ihanet ettim. Ne gurur duyuyorum, anarşistlikle övünüp saçmasapan yüceltiyorum kendimi, ne de ayaklar altına alıyorum hayatımı.

Yarın ahimsa, yani şiddetsizlik meselesine bir başka ciddi hayat örneği ile devam… Beş yamanın hepsini teker teker gözden geçirme ihtiyacı doğdu belli ki.