Dün kaldığımız yerden devam… 

Yazının ilk bölümü yamalardan ahimsa sosyal disiplin meseleleri (1)

1. AhimsaŞiddetsizlik çok derin bir konu… Bunun ruhu, bedeni, duygusu var. Özgürleştirici olarak deneyimlemek, ya da tam tersine egoyu baskılamaktan kaynaklı daha beter, yüksek dozajda bir yıkıcılıkla infilak etmesi olasılığı, bu da var… Kadın bedeni üzerinden cinayet, tecavüz vb. içerikli sosyal haberler, medyadan sansasyonel dozajlarda zihnimize zerkedildikçe “tek başına kadın olmak” meselesi giderek sorun halini alıyor. Yeni bir tür şehirli kadın var ki, bilinçli seçimleri sonucu bekar, çocuksuz ve ekonomik açıdan özgür. Kendi kendine yetiyor, kendine bakıyor. Kimseye ihtiyacı yok. Hele bir de kırsala taşınmaya karar verirse… Aman aman, herkesin söyleyeceği bir laf var bu konuda!

Sosyal şiddete başka bir örnek verelim öyleyse…

Çocuk kızı seviyor, ya da çok sevdiğini iddia ediyor. Hayalleri var, birlikte bir yaşam kurmanın heyecanı içinde. Her şey kuş yuvası misali cıvıltılı olacak. Belki bir de çocukları olur. Ah diyor çocuk, senden bir tane daha olsun istiyorum. Kikirdiyor kız… Pek romantik! Hollywood’un klişeleştirdiği seninle yaşlanmak istiyorum duygusallığına pek bir takık ve de ne olacak benim bu halim, daha da yok mecalim çaresizliğinde, kendi arabesk kanalı dışında bir şey dinlediği yok! Ne var ki, özünde, kız biraz alışılageldik hatunlardan farklı. Yok diyor, ben çocuk falan istemiyorum. Neden diye sorunca da mantıksız değil, kendine göre oldukça tutarlı cevaplar veriyor. Kaygıları var, mesela dünya nüfusu dengesiz biçimde artıyor ona göre. Kötü beslenme, GDO, doğa katliamı, çöp poşet düşmanlığı türünden çoğu kişi için rahat kaçırıcı, sıkıcı konular onu kaygılandırıyor. Sadece kaygılandığıyla kalıyor ayrıca. Hani sosyal medya üzerinde eften püften durumlar hepimizin bildiği. Aktivizm denince, ben yogayla kendi ruhuma dokundum dönüştüm, sizleri de dönüştürebilirim türünden bir saçmalığa heves ettiği de yok. Elbette türün devamlılığı doğada esas, ama doğa bile bu dengeleri bambaşka ve oldukça bilgece dinamiklerle yürütüyor. Hatta bizim anladığımızı sandığımızdan çok daha karmaşık sistemler, algılar ve karar verme mekanizmaları üzerinden ilerliyor üremek. Bir an için güvenli, konforlu ve her adımı planlı, bilindik bir yaşam, gün be gün neredeyse aynı, önüne seriliveriyor kızın. Akşam yemeği hazır et, olursa çocuğunla ilgilen, sonra eş de eve gelince sofraya otur, derken bir film seyret, bir iki dedikodu paylaş… Yüreğinin çarpmasına izin vermeden, sevgi dolu bir kozada günlerin geçtiğini dahi farketmeden zamanı savur. Birlikte ne yapacağız sorusuna verilemeyen cevaplar… Ne olacak bu dünyanın, ülkenin hali meselesinde gelinen nokta belli. İyi de, ne olacak benim halim meselesinde hangi noktadayız? Şikayet edilip kabullenilen işler, hayatlar, seçimlerde ne alemdeyiz? Tanıdık, bildik, herkesin başına gelen türden… Hayat toz pembe başlıyor çoğu kez. İlişkiler, hayaller, masallar… Fazla hırsa gerek yok belki, ama disipline ihtiyaç var, orası kesin. Bu garip, sabah erken kalkma konusunda şehir, patron veya başka mercilerden baskı yemiyor, sorumluluğu yalnızca kendine oluyorsa genelde başarısız oluyor ama sağolsun Alman disiplini, bir şekilde küçük çaplı kendi kişisel devrimini gerçekleştiriyor adım adım. İşte soğukla, yemeksepeti nokta com üzerinden sipariş vermemekle, yemeyi içmeyi geçiştirmemek, kendini geçiştirmemekle ilgilenmeye başlıyor. Sanıyorsunuz ki yoga sihirli bir değnek misali değdi dönüştürüverdi bu zavallıyı. Yok canım, gayet etten kemikten, sizden birisi. Kimisine ıvır zıvır böyle şeyler, kimisine dünyaları yerinden oynatıyormuş hissi veriyor. Neyse… Bir sofa bir bakla meselesi daha başından yaş! Kız anyaları konyaları iyi anlamış vaziyette. Yok diyor çocuk, yok, yanılıyorsun, bak ne güzel olabilir… Kız biliyor güzel olamayacağını. Biliyor işte! Sosyal alanda çarpık giden iş, eş ve aile ilişkilerine, bu görev bilincidir, sorumluluğumuz var, elbisesi giydirip evcilik oynayabiliriz. Hayatta tüm seçimler bizim için. Neyi seçip neyi seçemeyeceğimizi biz kadınlara, babalarımız, abilerimiz, kocalarımız, sevgililerimiz söyler. Kadın, kendi başına şöyle bir kalıp da hiçbir etki altında kalmadan karar veremez. Korunması gereken bir türdür. Koruma kapsamı altına alındığında ona değer verildiği süsü de cabası! Sahipsiz kalmamalıdır kadın. Ona kimin elinin değdiği, değeceği en çok başkalarına dert olur. Bir oh çekemez, bir gerinemez, isterse kolunu bacağını şöyle bir uzatamaz, olmaz, olamaz! Bunlar bilindik konular…

Telefonda görüşüyoruz bir kızarkadaşımla, diyor ki, anneme nasıl söyleyeceğim, aslında şehirden çekip gitmek istiyorum, tek hayalim isteğim toprak, ekip biçmek! En akıllıcası, bir eşim falan olsa onunla çekip gitsem senaryosu olurdu; o zaman bir nebze olsun annemin travması hafiflerdi. Nolucak bu kızın hali demez, kaygılanmazdı. Biliyoruz ki aslında hafiflemez bu tür travmalar.

Sohbet devam ediyor, karşılıklı paylaşıyoruz sıkıntıları, olasılıkları, potansiyeli… Aslında her ikimiz de, iki kadın, birbirimizin yüreğinden cesaretinden feyzalacağız. Bize kimse aslansın, koçumsun dememiş ki çocukken! Paşa oğlanlara demişler. Yok yok, Freudiyen açmazlarda değiliz, kıskançlığımız da yok. Kadın bedenlerimizde olmaktan ötürü memnunuz, aslında kendimizi seviyoruz. Lakin dikenimsi bitkilere öykünüyoruz. Fazla yaklaşınca insanın eline dalıveren, az buçuk canını acıtan bir oluş bizimkisi. İstemiyoruz ki özsuyumuz, canımız çekilsin! Organik bir varoluş özlemi içindeyiz, ama doğamıza müdahale ediliyor, tıpkı havaya, suya, yiyeceğe ve içeceğe, dünyaya acımasızca müdahale edildiği gibi…

Kırsalda kadın olmak, kendi başına, tümüyle bir mesele. Şehirli kadın olarak kırsalda olmak ne demektir, inanın buna henüz cevap veremiyorum, bilmiyorum. İzliyorum kendimi, çevreyi, doğayı… Tek bildiğim, şehirde olmakla olmamak çok ciddi bir yaşamsal tercih, karar, duruşun da ötesinde kişinin kendisi olabilmesiyle ilgili bir hal. Nereye daha iyi uyumlanıyorsak artık… Biri diğerinden daha iyi ya da kötü olduğundan değil. Sadece kendine ve çevrene dürüst olmak gerekiyor. Nerenin bitkisi, hayvanısın? Dahası, kadınsın, tek başına karar verme özgürlüğün var mı? Misal Datça Yarımadası’nda bir köyde mi, İstanbul’un göbeğinde bir mahallede mi, Ege’nin bir yerlerinde bir dağın bağrına yaslanmış biraz yaban görünen bir köyde mi kendini daha güvende hissedersin? Güven dediğin özgüven midir biraz da? İşi narsistliğe vardırmadan?

Şiddetin durduğu, dindiği andır, kim olduğuna, kiminle olacağına, özgür iradenle karar verebildiğin, hiçbir çıkar gütmediğin, başkalarının hayatına meze olmadığın an… Hele bir de ne şehirden kaçıyor, ne de kendinden, kabuğunda mutlu mesut isen, fuzuli dış müdahalelere izin vermiyorsan, sınırlarının nerede başlayıp bittiği ile barışıksan, en önemlisi farkındaysan. Ne aferin çok cesursun diyenler, ne tüüü kaka nesin kimlerdensin diyenlerle oturulup konuşulacak meseleler bunlar. İster şehirde, ister dağ başında, sana, nasılsın bugün diye içten bir soru soranla oturup bitki çayını içeceksin. 🙂

Yarın doğa ve toprağa uygulanan şiddetle ilgili devam edeceğim… Bu konuları ilk kez ben keşfetmedim, ama kendim için keşiflerdeyim.

Not: Telefonda sesini duymak ne güzeldi G. 🙂

Not: Hafta içinde kasabada karşılaştık bitki çayı içtik A. ile, yüreğim ısındı. 🙂