Satya… Asıl ya da asal gerçek demek istiyorum. Yalın, katıksız ve basit. Kendi gerçekliğimizden başlarsak eğer, ayakta dururken baş, göğüs kafesi ve kalça boşluklarının üstüste hizalanmasıyla yakaladığımız ağırlık merkezimizi bulmak. Bu açıdan yaklaşınca, gerçek olanı soyut bir düşünce ya da kavramdan çok doğrudan deneyimlemek… Derken korkunç bir acı! Bıçaklanmış gibi! Sol ayağımın metatarsallarında… Olsun, karşında muhteşem bir manzara, ormandasın, yoga yapıyorsun hep olmayı düşlediğin yerde! Gerçeklikle olan temas doğal bir hizalanma prensibini benimsemek ya da hatırlamak, an be an kendimize hatırlatmak belki de. Aaaahhhhh!!! Böylece düzgün bir anatomik duruş yakalanabildiği gibi zaman içinde kendi gerçekliğimizle gelişen yapıcı ve içten bir diyalog, içsel hizalanmayı, kendi benliğimizden daha büyük bir düzenin parçası olduğumuz hissini perçinleyebilir mi? OOOOoooooOOooofffffff!!! Perçinleyemez! Canım yanıyor! Sol ayağımın parmakları isyanda! Bütün bunlar ne kadar da saçma, insanın canı yanınca! Satya‘nın, tüm yamaların içinde en önemlisi olacağını sanıyor insan. Gerçek olan, tek başına, diğer yamalarla ilişiksiz biçimde ele alındığında, yogayı bir yaşam felsefesi olarak benimsemek arzusundaki kişi için karmaşık sonuçlara yol açabiliyor. Benim için karman çorman her şey, bu aralar! Gerçek, düşüncede, sözde ve harekette birlik sağlanması iken, aynı zamanda da hoşa gitmeli diyor Patanjali. Hoşuma gitmiyor, hoşa gitmiyorum. Al sana gerçek!!! Eğer, bir gerçeği dillendirmek birisinin incinmesine yol açıyorsa, bu artık gerçek olmaktan çıkarak zarar vermek (himsa) olarak tanımlanıyor. Zarar veriyorum, bana da zarar veriliyor! Ne önemi var ki! Çalışmak lazım deli gibi! Dolayısıyla, aynı anda satya (hakikat) ile ahimsa (zarar vermemek, şiddetsizlik) prensiplerini hayata geçirmek için ikisini dengelemeyi öneriyor yoga felsefesi. Önermesine öneriyor da, ben, tabii ki, beceremiyorum. Hemen her şeyde kendimi amansızca yargıladığım, kastığım ve üzüldüğüm bir dönem! Bu içsel şiddetimin bir yansıması sol ayak parmaklarımdan çıkıyor diye yazmayacağım. Pseudo-yogik bir blog olmasın burası lütfen, lütfen! Yamaların içinde en önemlisi ve üstün olanı ahimsa (şiddetsizlik) ve diğer dört yama (satyaaparigrahabrahmacharya ve asteya) kimseye zarar vermemek prensibine hizmet ediyor. Sahi, ediyor mu? Şu asteya hakkında da güzelce bir düşünmek lazım! Kişinin kendine uyguladığı acımasız farkındalık onu binlerce bıçak darbesiyle içten içe yaralayacak ki gerçeğin ışığı karanlığa doğabilsin! Haydaaaaa, Ortaçağ’ın karanlık Katolik metinleri gibi oldu… Yok yok, Aquinas bile bu denli gaddar değildi kendine?! Kısacası, yalan söylememekle can yakacak derecede dürüst olmak arasındaki denge yoganın gerçek sanatı. Benim gerçeğim beceriklilikle beceriksizlik, uyumla uyumsuzluk, bir büyük dengesizlik hali son dönemde. İşleri çığrından çıkaracak kadar da üzüldüğüm, hayatın kesinlikle bir parçası olan, tarafımdan kabullenilip bir güzel sindirilmeyi bekleyen bir gerçek var… Doğarsın, yaşarsın, ölürsün döngüsünün bir yerlerinde bu kabullenme gelir inşallah! Keşke her zaman çok hızlı, kıvrak bir zeka ile davranabilsek ve zarar vermesek kendimize, çevremize, aynı anda da son derece dürüst olabilsek. Bu ustalığı yakalayabilmek için pek acemiyiz, acemiyim. Asıl ya da asal gerçeğin on üç hali var: doğruluk, eşgörü, özdenetim, gıpta edip öykünmemek, affetmek, gösterişsizlik, sabır, kıskanmamak, yardımseverlik, düşüncelilik, önyargısız insanseverlik, temkinlilik, merhamet, tükenmeyen şiddetsizlik. Bu erdemlere ancak bencil olmayan kişilerin ulaşması olası diyor Yoga Sutra. Gerçek ve dürüstlük, yapıcı olumlu prensipleri uygulayabilme gücü aynı zamanda. Doğruyu konuşurken tatsızlaşmamak ve hoşa giden ancak doğru olmayanı konuşmamak. Deniyor ki, eğer on iki yıl boyunca doğruyu dillendirirseniz, binleri etkileyebilirsiniz. Konuşmanızda büyük bir güç yatar, binlerce kişiye etki edersiniz. Gerçekleştiğiniz anda diğer bütün erdemler de ayrılmaz bir parçanız olur, diye devam ediyor okuduğum metin… Güzel. Kuramsal. Gel de uygula! Gerçeğin on üç halini bir kez daha şöyle bir gözden geçirince, yaşamlarımızı güdüleyen duyular, duygular, düşünceler ve olaylar sarmalı ne masallar anlatıyor bize? Zihin nerede? Yürek? Beden nerede? Üçü de farklı bir türkü mü tutturmuşlar? İşbirliği ve üretkenlik mi, kıyasıya bir içsavaş mı hüküm sürüyor düşüncelerimizde? İnsanın gölgesi bakışlarında uzuyor bazen. Kah dalıp bir duvara bakıp da bir film izlercesine içsel günce konuşuyor kendi kendine, kah zihin gündelik işin gücün peşinde huzurunu ya da heyecanını arıyor da arıyor. M.Ö. 6. yüzyılda Hindistan’da kökeni Siddharta Gautama‘ya dayanan “gerçekliğin iki kuramı” ile ilgili bölümde, Pitāpūtrasamāgama-sūtra, Siddharta’nın bu iki gerçekliğin aslını kavramasıyla aydınlandığını anlatır: Basmakalıp ya da geleneksel denebilecek gerçeklik ile nihai gerçeklik ve bilgiye dair tüm nesnelerin gerçekliğinin de en kapsamlı haliyle bu iki tür gerçeklikten meydana gelmesi. Samādhirāja-sūtra, “başkalarından duyup dinlemeksizin dünyayı bilen kişi [Buddha], iki gerçeklik olduğunu öğretti,” der. Benzer şekilde, Mūlamadhyamakakārikā‘da Nagarjuna, “buddhaların öğrettiği dharma, kesinlikle iki gerçekliği temel alır: Genel geçer, yani geleneksel gerçek ile nihai gerçek.” (MMK 24:8) Peki. Dün akşam, uzun bir dost sohbeti sırasında arkadaşımla kendi gerçeğini dile getirmek, başkaları tarafından bu şiddetsizlik arayışı ya da yaklaşımının nasıl algılandığı, her ikimizin de takip ettiği yolun etkileri, bize olan yansımaları, ihtiyaçlarımızı paylaştık. Farkettim ki zor, farkettim ki pekçok yanlış anlaşma, anlaşılma var. Kelimelere olan güvenim daha da azaldı. Cesaretimin kırıkkk olduğunu üç “k” ile vurgulayayım hatta! Uzun bir susma halini özlediğimi hissediyordum bir süredir. Yazı kesildi. Hatta yazının tutarlılığı ya da tutarsızlığı konusundaki kaygılarım had safhaya ulaştı! Bu bloğu yazarkenki kişisel ihtiyacımı anlatamadığımı, burada yazdığım her şeyi dil itibariyle neredeyse bir “otorite” konumunda ifade ettiğimi söyleyen, doğa ve felsefe öykünmelerimdeki mantıksızlığı yüzüme vuran bir eleştiri aldım. Oysa benim derdim “dır”, “dir” demek değildi. Bloğun en tepesinde yazan “herkes deneyimlerinde ve algılarında özgürdür,” sözü yeterli gelmemişti. Bu bloğun bir günce oluşu da belki anlamsızdı. Belki, bütün bunlar, eleştiri, gayet yerli yerindeydi. Benim canım sıkkındı. Neden sıkılmıştı? Eleştirilmekten ötürü mü? Eleştirinin dillendiriliş biçiminden dolayı mı? Madem gerçekler dedik, öyleyse söyleyeyim, her ikisi yüzünden de! İnsan haklılık halini sever, seviyor. 🙂 Benim için eski hayattan yeniye geçerken bana ait tek ama tek şey bu günceydi. Ama o da sansüre takılıverdi! Derken iddialılık, iddiasızlık meseleleri… Bir olayın bir içi, bir de dışı var. Galiba işte bütün bunlar yukarıda bahsi geçen harcıâlem gündelik gerçekler… Çattt diye işitince hoşuna gitmiyor insanın. Dün, telefonda T.’ye şunu derken buldum kendimi. Üstelik bunları konuşacağımızı da biliyordum, hani neredeyse isteksiz cevapladım telefonunu… Sonra dilim çözüldü, yüreğimi sıkıştıran derdimi söylerken buldum kendimi. Derken, dedim ki ona, sağımda solumda dikilen ağaçlar var, bazısı kalın kabuklu, kimisinin teni incecik. Kendi tenimin içinde tıpkı bu ağaçlar gibi “olma” halini deneyimlerken çevremden gelen “öyle değil, böyle ol” geribildirimi ile ne yapacağım? Kişinin kendine özgü olma hali nerede başlar, nerede biter? Bütün bu sorularım aslında sosyal bir topluluğun ya da iki kişilik bir sosyal ilişkinin sınırları ve kapsamına dair sorular… Kelimeler ve gerçek uzağımda. Buraya gelirken, şehir hayatını geride bırakırken doğrusu ya romantikmişim. Anladım. Üzüldüm. Kadın olmak mıdır, el bebek gül bebek büyümüş olmak mı, nedir bilemedim. Sonra şunu farkettim. Kendini seveceksin. Manasızca olmasa bile, kimsenin sana duymadığı, duymayabileceği sevgiyi de şefkati de dilenmenin, dilemenin alemi yok! Peki, anladım, hayat bir peri masalı değil. Kimine göre, belki. İçim flulaştı diyeyim. Diğer bir deyişle, iletişim ve iletişimsizlik, şiddet ve şiddetsizlik, gerçek ve siyaset üzerine dışarda sindire sindire yağan yağmurun sesiyle buraya döktüğüm her şey büyük bir kafa ve gönül karışıklığı! İnsan tek başınayken kendi kendini onaylaması ne kadar kolay! Topluluğun içinde bir duruş sergilemek ve topluluğun içinde olmak hali ise bu aralar bana ne kadar uzak! T. bana dedi ki sonra, parçası olmayınca bu dışlanmışlık hissi yaralıyor. Evet dedim, yaralıyor. Ne hikmetse hep yeni baştan başlamak ve göç etme hali belki birgün benim için, bizim gibiler için bitecek. Sonra şunu farkediyorum. Gönülden istediğimin ne olduğunu görüyorum. Şiddetsizliği gerçekten özlüyorum. Bunun için tek yapabileceğim şey kendi içimden yükselen şiddetin özüne “gerçek” yani samimi bir bakış atmak. Başkasının, yani dış algının ne olduğunu tartışmak ve iletişimsizliğin siyasetini yapmak yerine, benim özümün içinde saklanan şiddetle bir diyalog kurmak. Acaba şiddetin gerçeği nedir? Bu kendini kabuğuna gömme ihtiyacı nedir? ve neden bazı ağaçların kabuğu sert, içi pek bir taze kalır? Kırılganlık nedir? Ya da çekingenlik? Şiddetsizliği özleme ihtiyacı nereden kaynaklanır? Tüm şartlanmışlıklar azar azar farkındalıkla çözülür mü? Geniş topraklar gibi bir rahatlık ve kabullenme mi gelir eninde sonunda, yoksa huzuru aramak boş mudur? Ya aramayı bırakmak? Bırakınca mı gelir, her ne gelecekse? Ne gelir? Ya da gelmez? 🙂 Belki de göçmenliğin bedeli budur! Yolculuğu bırakıp da bir yerde durmaya karar verince sihirli değnekle her şey yerli yerine oturmayabiliyor. En çok da insanın içindekiler… Taşınma sonrası yeni adım attığım doğanın bağrındaki bu dünyada benim için satya ve ahimsa nasıl işleyecek? Şu anda, sol ayağımın metatarsallarındaki amansız acı ve hem yoga, hem de bagua uygulayamamanın hayalkırıklığı içimde dünyaları çarpıştırıyor. Hani neredeyse havlu atmış durumdayım! Bu haftasonu yoga hocama ben bu metatarsallarımla ne yapacağım sorusunu bir sormak, ardından seçimlerde oy kullanmak için büyükşehre gittiğimde de uzman bir doktorla görüşerek fiziksel şiddetimin gerçekliğine bir bakmam gerekecek… Onun dışında, galiba, keyifler iyi. 🙂