Kendi ya da başkasının mutluluğunu çalmak… Kıskanmak, bencilce, istemek, sınırsızca, gemsiz ve gamsız! Kendini kendinden de kıskanır insan bazen, yani fazla gelirsin, fazlasındır, taşkın! Ama aşkın hiç değil!

Yamaların ilki ve hepsinin arasında birincil öneme sahip olan ahimsa (şiddetsizlik) ve onu destekleyen ikincisi satya (dürüstlük, ya da gerçeklik) açıklandıktan sonra, Yoga Sutra metni üçüncü olarak asteya (çalmamak) ile devam ediyor. Bir başkasının eşyasını çalmak, yani adi hırsızlık ilk akla gelen olsa da çok daha ince farkları barındıran bir kavram. Kendine ve çevreye şiddetsiz davranır, dürüst ve gerçek olma halini deneyimlerken bir yandan da ne kendinden ne de başkasından çalmıyor olma hali denebilir mi? Yamalar hakkında düşünür ve bu prensipleri insanlık hali vesaire sebeplerden ötürü hayata geçiremez, ya da bir veya ikisinde “hahhh tamam oldu!” ukalalığına erişir erişmez anında hoooop bir diğeri “çaktınnn yahuuu sen bundan!” diye karşıdan sırıtıveriyor. 😉 İnsan ya çok yumuşak ya da çok sert, bu iki kutup arasında doğup ölüyor. Yeni doğmuş bir bebeğin kıkırdak yumuşak bedeni sonradan kemikleşip derken yaş çok ilerlediğinde kaskatı, esneklikten hayli uzak… Bir kalıp seçecek ve onu deneyimlerken mutlu olacak şanslı azınlık mensubuysak hayatta, bu yine de esnekliğimizden yitirmediğimiz anlamına gelmiyor. Hem de ne çok şey yitiriyoruz! Şiddetsiz, yumuşak ve açık kalmaya karşı o denli büyük ve güçlü savunma mekanizmaları geliştirmişiz ki! Güven veren yapılı ve katı kemikler, gelişmiş kaslar, keskin bir zihin, ya da kalesinin ardına çekilmiş güçlü lakin bencil bir yürek bizi pekala köşelere sıkıştırıveriyor. Kimi konular hayatta çözümsüz kalabilir, kalıyor. Böylesi kolay ve rahat. Alışkanlıklarımızın bahçe duvarının tepesinden komşununkine bakmak zahmetli. Ben böyleyim, ya da ben böyle çalışıyorum, yaşıyorum, işinize gelirse demenin tutarlılığı, rahatlığı, güveni. Ben şahsen bunları yapıyorum. Ya siz?

Asteya, yani çalmamak prensibi deyince, aslında kişisel ilişkilerdeki alışveriş ya da takası düzenlemeye yönelik bazı önermelere rastlıyoruz. Belki her dönem, çağlar öncesinde dahi, kişiler arası ilişkiler, ister enerjetik ister maddi açıdan olsun, daima karmaşıktı, hep karmaşık. Ben, sen, o… Biz, siz, onlar… Alışveriş, egoları azdırıyor mu ne? İyice kafanız karıştı değil mi? Eh, benimki de karışık zaten. 🙂

Peki, basitleştirmeye çalışalım.

Asteya: Çalmamak, hırsızlık yapmamak, borcuna sadık, arzularına hakim olmak, ayağını yorganına göre uzatmak, kumardan ve rüşvetten uzak durmak, başkasının adını, sözünü, ya da kaynaklarını, haklarını onların izni ve bilgisi olmadan kullanmamak…

Kendi ihtiyaçlarımızla, fiziksel, zihinsel, ruhsal ve duygusal, başkalarınınki arasında uyumlu, şiddetsiz ve saf bir denge tutturmak kısacası…

Yamalar bana DNA sarmallarını hatırlatıyor. Her şeyin ve herkesin birbirine etkisi, tepkisi var. Hangisinin hangisini doğurduğunu tartışmak vakit kaybı. Sadece ilişkiselliği farketmek ve kendi özünün doğasına sadakati hatırlamak bizi nasıl bir yaşama doğru götürürdü acaba? Özellikle duygusal ve zihinsel açıdan başkalarıyla kendimizi kıyasladığımızda sonuç ya yetersizlik duygusudur ki bu bir aldatılmışlık hissi doğurabilir, ya da üstün bulursak da bu bizi kibirli yapabilir. Çalmanın türlü türlü halleri olabilir. İlgisizlik ve karşındakini yok sayma, geç kalınca birisinin zamanından, seviyormuş ya da dostmuş gibi davranarak yaşam enerjisinden ve mutluluğundan, hatta fikirlerinden fayda sağlayarak çalmak mümkün. Sanırım, iki büyük dünya savaşının ardından Amerika’da 50’li yılların ortasında Martin Luther King‘in de katılarak desteklediği Montgomery otobüs boykotuyla doruk noktasına ulaşan ırkçılığın ve ötekileştirmenin sorgulanmasının yol açtığı değişimler, derken Vietnam savaşının ardından oluşan sosyo-psikolojik travmalar dönemin Amerikan toplumunda gençleri giderek barış ve şiddetsizlik kavramını araştırmaya, birtakım özeleştirilere ve protestolara yöneltti. Doğudan gelen çeşitli yoga gurularının etrafında şekillenen oluşumlar, örneğin Yogi Bhajan‘ın 3HO organizasyonu gibi, ki sonradan Birleşmiş Milletler ile işbirliği de yapmıştır, bu arayışların çeşitli meyvelerinden yalnızca bir tanesi. 7 Haziran seçimlerinin verdiği önemli mesajlardan biri de benzer şekilde şiddetsizliğe ve barışa olan ihtiyaç, birlikte yaşam ve üretim için yapılan çağrı olsa gerek. İfade bulmuş olması ihtiyacın aciliyetini de gösteriyor bir yerde. Duyulur, duyulmaz, ayrı konu.

HermanHesse Trees
“Ağaçları dinlemeyi öğrendiğimizde, düşüncelerimizin özlülüğü ve kıvraklığı, çocuksu aceleciliği tarifsiz bir sevince dönüşüyor. Her kim ağaçları dinlemeyi öğrenirse, o artık bir ağaç olmayı özlemez. Kendi olmak dışında başka hiçbir şey istemez. Bu, evde olmak, yani mutluluktur.” – Herman Hesse

Ağaç Yogası notlarımı karıştırıp tekrar okurken yeniden, düşündüm, başkalarıyla olan ilişkilerimizde kendimize sorabileceğimiz tek bir soru var belki de… Bizimle karşılaşan kişiler kendilerini yükselmiş ve hafiflemiş mi hissediyorlar, yoksa kendilerinden değerli bir şeyin çalındığı hissine mi kapılıyorlar? Birbirimizi dinlemek için bir anlığına durakladığımızda içten bir iltifat ya da bir gülümsemeyle birbirimizin gününü güzelleştiriyor muyuz? Her halimizle bir dışsal izlenim veriyoruz kendimiz hakkında ve sonra o dışsallığa sadık kalmaya çabalayarak kendi özgünlüğümüzden de çalmaya başlayabiliyoruz. Kendimizden talep ettiklerimizin tamamı ve beklentilerimizle kişisel şevkimizden çalıyoruz böylece. Her türlü kendi kendini sabote etme, kendine inançsızlık, düşük özgüven hissi, yargılamalar, eleştiriler ve mükemmelliyetçilik, külliyen kendi kendini suistimal ederek yaşama gücünden, ruhtan çalabiliyor pekala. Maddi varlıklarımızın ve zihinsel idealizmlerimizin etrafına çektiğimiz çitlerse yaşamlarımızda nice kapının kapalı kalmasına yol açabiliyor.

Alışveriş, ya da takas, yahut ilişkisellik diyelim, yaşamın vazgeçilmezi. İnsanlar, canlı ve cansızlar arasında görünmez ağlarla karmaşık örüntüler, hikayeler oluşturuyor. Bu hikayelerin özündeki hırsızlığa, yani açgözlülüğe ve şiddete bir göz atınca tüm bencil kızgınlıklar bir anlığına bir yağmur bulutu olup belki yükünü bırakmak istiyor. Ancak aslolan güzel hikayeler yaratmak. Güzel yaşamlar ve hikayelerin örüntüsü farkındalıklı olumsallığı özlüyor, özletiyor. İnanın bilmiyorum nedenini, birbirimizi sevemiyoruz, sevdiğimizi sanıp yanılıyoruz, sevginin tanımından hep birlikte gayetle bihaberiz! Sevgi dediğimiz duygu, hırs, açgözlülük, bencillik ve korku arasına hapsolması mümkün olmayan bir yırtıcı kuş, yaşam ormanının ağaçlarının üzerinden süzülüp bizi seyreden. Çocuksuluk ve bencil romantizmle idealist zihin zırhlısının, belki de yin ve yang dediğimiz enerjilerin amansız dansının arasına sıkışıp kalıyoruz. Bundan ötesi olsa gerek… Ümit etmek ve çabalamak isterim. Hayata ve insanlara kapıyı kapatmak yerine açmak, açılmak… Bazen acıtsa da, kırsa da, bir anlığına, çok da önemli değil! İnsanları insan yapan, yani aynı anda hem sevecen hem de zalim, ihtiyaçları ve bu ihtiyaçların karşılanamayabileceği kaygısı.

Yıllar önce Viyana’da karşılaştığım bir öğretide beni en çok etkileyen kavram kalpten kalbe diyalog olmuştu. Bir başkasının duygularına ve düşüncelerine bir süreliğine tanık olma, olabilme gücünü kendinde bulmak, sınırları biraz olsun esnetebiliyor. Elbette hayat seçimlerden ibaret. Bütün öfkemiz ve isyanımız anlaşılma ihtiyacımız belki de ve uygunsuz şekillerde, kakafonik, öyle ya da böyle, dile geliyor. Bu ihtiyacın da ötesi olsa gerek… Uzamsız boşluğun ferahlığı… Uçsuz bucaksız ormanlar, çayırlar boyunca… Sınırlılık ve sınırsızlık, çitleri istemek ya da istememek, nereden geçireceğimize karar vermek bize kalmış, doğruyla yanlış yalnızca bir masalmış…