Yoga_The Alchemy of Being_Brahmacharya

Bir süredir nefesimi tutuyormuşum. Haftalardır geçirdiğim bir tür varoluşsal, egosantrik cinnetimin ortasında izleyici kimliğim gayet sakin, olanı biteni olduğu gibi görüyor, izliyor. Ben sakin değilim ama o sakin! Farkında. Bütün egoist manevralarımın ve manevraların farkında. Diğer bir yanım niye egonu seçiyorsun diyor, bir diğeri geç bile kaldın diye söyleniyor. Ben, nefesimi tutuyorum ve tuttukça acı çekiyorum. Söyleyeceğim her şeyi söylemişim. Hissedeceğim her şeyi hissetmişim. Sözlerimin ve hislerimin kendi kendime saçmalığının da farkına varmışım. Tuttuğum nefesi salmaktan başka çıkar yol var mı? Aslında belki de var. Hem o nefes salınabilir, hem de nef(e)s kontrolü için bir adım atılabilir. Okumalarımın arasında karşılaştığım satırlar…

“Bir kaplumbağanın bütün uzuvlarını içeri çekmesi gibi, bir bilge de arzu nesnelerinden duyularını uzaklaştırabilir; böylece bilgeliği istikrar kazanır.” (Bhagavad Gita, Bölüm 2-58)

Tamil Vedaları‘nın en önemli metni olan Tirukkural: “Eğer kişi bu yaşamında beş duyusunu birden kaplumbağa misali kontrol etmeyi öğrenirse, bu güç yaşamını takip eden diğer yedi gelecek reenkarnasyonları boyunca devam eder.” (Kural 126)

Yoganın en kaçtığım, kaçındığım, okumaktan da araştırmasından da, hele hele kendi üzerimdeki izdüşümlerini takip etmekten hiç hazzetmediğim dördüncü yaması brahmacharya, sulandırılmış versiyonla monogam bir partnerlik ilişkisi içindeki cinsel edepliliği mi desem, ya da en kolay tabiriyle, birbirini kullanmadan bir cinsellik ilişkisi içinde olmaktan bahsediyor mu desem… Tabii bu Hint kültüründeki “aile” kuran kişiler için geçerli. Bir de tümüyle nefsine hakimiyetle elini eteğini cinsellikten çeken, kendini adayanlar var. Monastik kültür yani… Brahmacharya, yani bir nevi cinsel perhiz, en katı haliyle uygulandığında, ki savunucu ve uygulayıcıları arasında Mahatma Gandhi de var, ancak ne kadar başarıyla uyguladığı tartışılır, büyük bir özgürleşmeden, yaratıcı enerjiyi tümüyle yaşam amacı için (dharma) adayıp yönlendirebilmekle ilgili. Müthiş bir odaklanma hali. Yaşamımda yalnızca bir kez iki yıllığına tadına baktığım bir hal brahmacharya. Gerçekten de odaklandığım konuyla arama başka hiçbir enerjinin, kişinin, şuyun buyun girmediği bir dönem.

Sözde, düşüncede ve bedende saflık, çıkarsızlık haline kendiliğinden yavaş yavaş bir yaşam boyu türlü deneyimlerden geçe geçe ilerlemek brahmacharya‘nın özü. Zorlamayla olacak şey değil! O kadar çok kendi egosuyla karşılaşıp irkiliyor ki insan! Bu karşılaşmaların şiddeti, eğretiliği ve belki de çirkinliği karşısında daha da bir zırhını kuşanıveriyor. İki kere iki dört demek hiç de kolay değil insan ilişkilerinde. Felsefi açıdan kitap üstünde tamam, gerçek hayatta ise o netliği, saflığı gerçekten istemek lazım. İster çokeşli, ister tekeşli ilişkiler olsun, sadece isteklerin ve kişisel egoların üzerine kurulan yapılar kırılgan. Sürekli bir müzakere hali ise son derece yorucu, hatta ümitsizlik hissine yol açıyor. Birlikteyken yalnızlaşma, hatta bireyselleşme yaşanabiliyor.

İşin özü, insan, insana yeri geliyor tahammül edemiyor. İlişkinin altyapısı çürük. Sözde “aşk” denen duygu birliktelikleri, ilişkileri taşımakta son derece tekinsiz ve bir o kadar da anlamsız. Çünkü değişir. Çünkü bir vardır, bir de yoktur! Masaldır. Bir peri masalı… İnsanın doğasının gerçeğidir masallar. Bazen kendine, bazen başkalarına anlatır durur kendini. Birbirine mecburiyet hoş değil. Her ne kadar da özgür seçimle bir araya gelinse de bu dinamik çok kısa sürede değişmeye başlıyor. Gezegenler misali aradaki mesafeyi korumakta fayda var galiba. Kendime olan dürüstlüğümden şüphe ettiğim içindir ki içimde azgın bir deniz, bol fırtına! Şimdi ben, sevdim mi, sevmedim mi? Önemli olan sevilmekten çok, benim sevme, sevebilme yetimde. Karşılıksız içten sevgi… Var mı böyle bir şey? Bu denli saf? Bir annenin çocuğu için hissettiğinin saflığı dahi sorgulanabilir. Kendimize fısıldamaya cesaret edemediğimiz o kadar çok gizli ajandamız olabilir ki… Bile bile devam edebilir miyiz rol yapmaya? Devam etmeyince köklenilmiyor gibi geliyor. Daha çok yola ve göçebeliğe vuruyor yaşam kendini; hep merak etmişimdir, bu bir sürüklenme mi? Sürüklenme hali kısa sürede güç verir, güçlü kılar. Belki de yol ve göçebelik de bir tür brahmacharyadır. Kim bilir?

Ne önemi var ki diyeceksiniz. Bu dünyada her şey geçici. Eh, doğru.

Nefesimi salıyorum uzun uzun. Kalp kırıklığı egodur galiba. Beklentilerin çıkmaz sokağa girmesi. Oysa hayatlar kurulur, hayatlar yıkılır. Peki kendine esaslı yoldaşlık egonun acaba hangi rengidir? Hep bir ilkeler kümesinin savunucularıyız ya! Hangi ilkeler? Birisi çıksa da açıklasa şu yol haritasını. Bilsem. Yine de ona göre hareket etmeyebilirim. Bir dostum sormuştu geçenlerde, uzun zaman, kendi başına olabilir misin diye? Sesim kırık dökük çıktı. Dedim ki, olabilirim. İstediğimden değil, muhtemelen inadımdan. Eh, kendimle inatlaşıyorsam zaten brahmacharya‘dan başka her şey var demektir. 😉

Bu çocuksu ve saf halin gücünü niye önemli bulur insan? Bir de neden bütün büyük kitapları erkekler yazmış? Kadınların yazdığı kitaplara ne oldu? Hiç yazdılar mı? Felsefenin kadın kanadı neden kırık? Buddha niye karısını terk eder ve büyük bir arayışa girer? Neden vazgeçeriz, terkederiz, eninde sonunda çekip gideriz? Gideriz…

Sting‘in Berlin konserinde söylediği bir şarkı var, The End of the Game, sözlerinde iki tilkinin ormandaki karşılaşmasını, avcıları, yaklaşan ölümü, buna rağmen heyecan ve macerayla akan yaşamlarını anlatıyor. Yaşam denen bu oyun bitmeye yakınken sıkılmış olur muyuz sizce? Yoksa bambaşka bir boyutta deneyimlenebilir mi ilişkiler? Pişmanlıklar olur mu?Temiz, yapmacıksız ve gerçek yaşamın keşfinde kalbin vargücüyle ve tüm saflığıyla açılması, hiç engel kalmayana dek genişlemesi, uzayın ve boşluğun enginliğine öykünmesi isteniyor. Bu yolu yürümek zor, çünkü kendi bencilliğimizin, yeri geldiğinde kendi etimizin buyuruğunun aksini seçebilmeyi de gerektiriyor. Brahmacharya, evrensel ve güzel, gerçek olanı anlık, geçici ve zevk uğruna olandan, bağımlılıklardan üstün tutma ve seçebilme, farkına varabilme becerisi… Kendinle ve kendine gerçek olma meselesi…

Sonra akışa bırakıyoruz her şeyi… İşte tam da bu akıştayken soruyorum; yerini sevmesi lazım bitkinin, meyve istiyorsan gıdasını, suyunu eksik etmeyeceksin. Neyi besliyor, neyi aç bırakıyorsun, niye? “Mış” gibi yaptığımız her şey sırıtıyor işte! Brahmacharya yaptığımız seçimlerin en temelinde yatan en ince ayrıntıdaki gizli güdülerimizi açığa vuruyor. Bir şeyi gerçekten neden yaparız? Başkasına farklı, kendimize farklı mı konuşuruz? Gerçek, her ne pahasına olursa olsun yaşamak mı? Nasılına bakmaksızın? Yoksa her anın farkındalığıyla ve büyük resmi görerek seçmek ve bu seçimlerin örgülediği bir yolda yürümek mi?

Yaşamak… Ne birisinin iki dudağının arasında, ne de ölesiye firarda… Brahmacharya hali kendiliğinden gelip yaşamlarımıza yerleştiğinde gerçekten mülksüzüz; beden, duyular ve açlığın ötesinde sonsuz bir bahçede, sonsuz göğün altında, uçsuz bucaksız bir ormanda, bir zamanlar ne kadar özgür olduğumuzun uzak anısını hatırladığımızda…

The fox had done running / And the beast is at bay / He’d run them in circles /
By the end of the day

They chased him through bramble / They chased him through the fields / They could chase him forever / But the fox would not yield

And some saw her shadow / On the crest of a hill / And the hounds were distracted / Away from the kill

One day we’ll reach a great ocean / At the end of a pale afternoon / And we lay down our heads just like we were sleeping / Controlled by the drag of the moon 

We ran through the forests / And we ran through the streams / We ran through the heather / Though we ran in our dreams

And you were my lover / And I was your beau / We ran like the river / What else did we know?

One day we’ll reach a great ocean / At the end of a pale afternoon / And the dogs are all worn out / And the horses all lame / Oh the hunters they’re hunted / At the end of the game

Our love was a river / A wild mountain stream / In a tumbling fury / On the edge of a dream 

And they chased us through the brambles / And they chased us through the fields / They’d chased us forever / But the heart would not yield

When the fox has done running / At the end of the day / I’m ready to answer
I’m ready to pay

And this river’s done running / And my time will come soon / Carried to the great ocean / By the drag of the moon

Mahatma Gandhi’nin ve brahmacharya uygulamalarına dair Independent gazetesinde çıkan bir inceleme yazısı