miracle

Uzunca bir öykü bu. Kendinden ötürü kalbi kırık. Yaşam kimsenin suçu değil. Yazması hele de tam şu anda zor. Dün, dönüş yolunda araba kullanırken düşündüm durdum. Yolda olmak müthişti. Özgürlüğümü hissettim yeniden. Aslında bir başkasının düzeninin içindeki kapana kısılmışlığımı sevmediğimi ve bunun üzerimde oluşturduğu basıncı! Baskı bile demiyorum buna. Basınç. Kişilerin birbirine uyguladığı ve uygulamıyormuş gibi rol kestiği… Dalışta, giderek derinleştikçe ve su etrafını kuşattıkça, önce çok hissedilen basınç, bir süre sonra normalleşmeye ancak zaman geçtikçe yeniden kendini adamakıllı hissettirmeye başlar. Rahatsızlığının adını koyamazsın, taa ki artık dalışı sonlandırma vakti gelip de çatana dek. Bir ilişkinin, duygunun, ya da ortamın, o anki asal gerçekliğini bize yalnızca iç sesimiz söyleyebilir. Ben, dün, A.’nın bizi çektiği, birbirimize sarıldığımız fotoğrafa bakarken, kendi yüzümdeki teslimiyeti, sevgiyi okudum. Herbir kırışığımda, hattımda, koşulsuz ve saf bir sevgi halinin içine girmenin tarifsiz doyumu vardı. Bana sevginin bir şartname olarak dayatılmadığı, sunulduğu bir andı. Bu belki de yalnızca iki dost arasında olabilecek bir hal. İki sevgili arasında olamayan, her ne hikmetse alışverişlerin, beklentilerin, ya da basıncın göreceli olarak azalıp çoğaldığı bir bilmece ilişkiler. Dostlukların plastisitesi daha mı fazla acaba? Kategorize etmeyelim, çünkü, aile dediğin oluşum dahi çözünük ve flu. Bu grubun içinde bir baskın kişilik ve onu çevreleyenler, ondan sonrası yaşamsal ve sonsuz pozisyonlanmalardan ibaret, çoğu zaman sıkıcı bir öykü. İnsanlar çemberi özler ve bir türlü o çemberde eşit mesafede ve konumda bir arada oturamaz. Birlikte söylediğimiz bir şarkı yok. Artık masallar yok. Yürekler şarkılara ve masallara cevap verir oysa ki. Birliktelik ve bir grubun bireylerinin birbirine olan bağlılığı bu şarkılara bağlı. Beş aydır oturduğum bu köyde geçen gün yaşlı bir teyzeyle tanıştım. Z., hemencecik yüreğinden geçeni paylaşıverdi. Sıcacık. Elini öptüm. Sarıldık. Sahiplenildiğimi, korunduğumu hissettirdi bana doyasıya. Birbirimizle ilgilendik. Sorular sordum. Konuştuk. Onun sorduğu sorular, hele de beni tanımaksızın, şifa oldu. Tam da bilmişti ihtiyacım olanı. Köyü köy yapan biraz da benim için bu. Hiç romantik değil, tastamam gerçek. Farkettim ki köyün kadınlarının özlemi temelde bir. Yüreklerinden yükselen şarkı bir. Gerisi teferruat. Toprak az çok veriyor, herkesin karnı doyuyor bahçelerden. Aç değiliz. Açlık, pahalı cep telefonları, kıyafetlere özenince ve gösterişe para harcayınca… Kimi şanssız yaşlılar, çocuklarının ya da gelinlerinin kendilerine bakmadığından dem vuruyorlar. Bazen, korkular da bir. Anlıyorum ki, aslında insanlarla değil, doğayla köklenilir. Beden, ruh ve zihin sağlığı da bize verilmiş bir nimet. Herkesin yolu kendine. Biraz sıcaklık, aşinalık hissini özlediğin oluyor, sonra gün ve gece birbirini kovalıyor. Yavaş yürümek isteyip de bazen çok hızlı yürüdüğüm, telaşa kapıldığım bir yol benim yaşamım. İnsanım. Göçebelik damarlarımda tekrardan kabardığında, içimin kaplumbağası o yavaş adımlarıyla yola düştüğünde, yolun şifası var, hatırlarım. Sonra bir mesafe girer aramıza her şeyle ve herkesle. Dünyayla ve nesnelerle araya su girer. Sarıp sarmalar beni ve kozasında uyutur. Zamanı unutturur. Hatırlayınca, bugünden yarına, içimin uzağı yakını coğrafyası değişir. Hava almak için ta ki suyun yüzeyine çıkana dek…

Sana anlatamadım, evvelsi gün, bir masal okudum. Elimi cebime attığımda bir taş geldi. Burada, köyün yukarısında bir yatır var. Bu dedenin yatırına gidip de taş koyduğumda, sorduğum oldu, “Çiğdem, seni özel kılacak olan nedir?” Bu, yanlış sorulmuş bir soru. Cevabı sessizlik. Masalı okurken cebimdeki taşı parmaklarımın arasında evirip çeviriyorum. Sonra sen, dün, kendini korumakla ilgili konuşuyorsun. Masal da demişti ki bana, daima mucizelere inan. Taş, parmaklarımın arasında… Evimi arıyorum, başımın üzerine çekeceğim, ben onu hep aradım. Mülkten, mülksüzlükten dem vururken, kimisine gökyüzü dam, bazısına toprak, ateş tuğlası, taş. Çeşit çeşit yuva var hayvanlar aleminde. Bazısının yok, kimisinin her yıl dönüp dolaşıp geldiği, leyleklerin, kırlangıçların, hatta arıların yuvaları… Bizler, belki de eskiden hayvandık. Turnalar turnalarla, arslanlar arslanlarlaydık. Şimdi, kılıfımız bir, ama içimizin hayvanı ayrık. Tanıyamıyoruz birbirimizi. Anlayamıyoruz karşımıza çıkan turna mıdır, balık mı? Zaman geçiyor. Arabayı sürüyorum köylerin arasından. Yolda gelen bir telefon ve henüz tanıdık olmayan ama bir o kadar da çağıran bir ses uzaktan. Ürküyorum. Karşılaşma yakın. Yeni, kapının arkasından çıkıverecek. Bir virajı daha alıyorum. Senin sesin kulağımda çınlıyor. “Korun!” O zaman anlıyorum ki, bahçenin, içindeki yaşlı meşenin, evin anlamı benim sandığımdan da büyük. Bakalım kitap kendini nasıl örgüleyecek. Bahçede neler yeşerecek, hangileri yerini sevecek. Kitapta bir sahne var, Adé’nin güneşle iyice ısınmış toprak bir tepeciğin yamacına uzanıp kemiklerinde sıcağı hissettiği, giderek gevşediği, yüzündeki her mimiğin silindiği, ifadesizliğin kısacık bir an için gelip çattığı, kişiliklerinden sıyrıldığı… Bütün kişiliklerim içimde soyulup solup gidecek. Yaşam beni daima bağrına basıyor, ben kimim ki, bağışlanmayacak ve bağışlamayacak olan? Çok temel ve ilkel bir sağkalım güdülenmesinin ağır uykusundan uyanıyorum yavaş yavaş… Henüz, mahmurluk var.