Bir sadelik ve arınmadır hani sonbaharla kendini hatırlatan. Yazın kavurucu sıcağının ardından gelen o ani üşüme hissi, derken ilk yağmur, rüzgarın serince esiverişi ama güneşi görünce bir ihtimal deyip deniz kıyısında son kaçamaklar… Birikenler, gidenler, eskiyenler, gereksizleşenler, boşluk ve genişlik, ferahlama, nefesin bünyede açtığı mekandan duyulan çocuksu hoşnutluk… Sonra yeniler gelir yuvarlana yuvarlana… İşler, güçler ve fikirlerin kimisi sonbahar yaprağı misali düşse de, yeniler kozasında uykuya yatmıştır bile, üstelik arsız ve cüretkar, zamanını beklemekten ötürü hani neredeyse keyifli! Olacak olana boynumuz kıldan ince! 😉

Geçen gün Hillsider’ın 80. sayısı için yazılmış hoş bir yazı vardı, Keşke Seyretmeseydim Dediğim Filmler diye, ki ben de kendimi sinema filmi deyince amansızca zorlamayı pek severim; aman o seyredilir mi, sen de iyice bunalım oldun ama, nidalarının ortasında sessiz ve sabırlı, izlerim. Bayılırım Bunuel, Lars von Trier, David Lynch, Tinto Brass ve daha nice ürkünç, insana dair tuhaf, beklenmedik senaryoları perdeye taşıyan yönetmenlere. Yaşamı güzel ve güçlü kılan da budur belki; rezaleti ve estetiği, abartısıyla, her şeyiyle, kanlı canlı oluşu ve bizi kendi çamuruna bulaştırması! Ancak nedense bunu yaparken ya “eril nazarın” filtresinden süzülmüş olacak, ya da Michael Mann‘ın “İktidarın Tarihi‘nde incelediği gibi güç odağının kurmacasına uygun olacak sosyal tarih ve “insanın” yaşamı…

Henüz izlemediğim ve bekleyenler listesi oluştu yine… Ara vermişim, türlü insan, konu, yeni hayat, son günlerde de proje peşine düşmek girmiş aramıza sinemayla. Kitaplarla da öyle! Neyse ki okuyanlar okumayı ihmal edenleri teşvik ediyor, Kaz Dağı’nda evde sıcacık oturayım kitap okuyayım dedirten bir rüzgar da esiyor da böylece elde kocaman bir bitki çayı kupası, koltuğun rahatlığına teslimiyet ve doğal sonuç kucakta kitapla yarışan bir kedi… 🙂

Önce filmlerden mi başlasak? Bir seferde kısa kısa iki tane izleyiverdim.

2015-10-03_032846

İlki, yönetmen Kamila Andini’denFollowing Diana / Sendiri Diana Sendiri” (Endonezya, 2015). Diana’nın kocası bir gece eve artık ikinci bir eşi olduğu haberiyle gelir ve Diana’nın bu duruma hemen uyum sağlamasını bekler. Diana ise ondan en az umulan şeyi yaparak hayatını kendi kurallarına göre yaşamaya karar verir. 40 dakikalık bu kısacık filmdeki sadelik, duygu yükü karşısındaki duygu yoksunluğu müthiş basit bir karşıtlıkla, ışık ve gölgeymişçesine işlenmiş. Film, 40. Uluslararası Toronto Film Festivali’nde (TIFF) (2015) Özel Gösterim için seçilmiş.

2015-10-03_012440

Diğeri ise beni Cezayir’in Bağımsızlık Savaşı yıllarına bir orkestra aracılığıyla götüren yönetmen Safinez Bousbia’danEl Gusto (Cezayir, 2011). Yahudi ve müslümanlardan oluşan, 50 yıl önce savaş nedeniyle dağılan bir orkestra yakın zamanda bir konser için tekrar bir araya gelir ve müzisyenlerin ortak tutkusu Cezayir’in ruhu Şaabi müziği. Filmin müzikleri gerçekten çok etkileyici. Şaabi müziği insana derdini, tasasını, her şeyi unutturacak cinsten diyor müzisyenlerden bir tanesi. Bir diğeri, müzik yapmadan geçen bir hafta için çok uzun diyor. El Gusto gerçek bir şölen! Müziğin hikayesi üzerinden Cezayir’in 2. Dünya Savaşı sonrası sosyo-politik iç gerilimlerine, Milli Kurtuluş Cephesi ile Cezayir’in Fransız kalmasını arzu eden kesimi temsilen Gizli Ordu Örgütü arasındaki amansız savaşa da değinmemezlik etmiyor. Müziğin capcanlı sosyal tarih olduğuna onun icracılarının gözünden ve ağzından tanık oluyoruz. Yönetmen Safinez Bousbia ile yapılmış bir söyleşiye de denk geldim Huffington Post‘ta.

Kitaplara gelince, şu anda elimde iki tane var.9827912

Bir tavsiye üzerine başladığım son derece eğlenceli ve merakımı uyandıran David Eagleman‘dan “Incognito: The Secret Lives of the Brain / Incognito: Beynin Gizli Hayatı elimden düşüremiyorum. Neden sır saklayamayız? Dinlemediğimizi sandığımız bir konuşmada adımız geçtiğinde duymamızın sebebi nedir? İnsanlığın bilim tarihinden çeşitli ve şaşırtıcı vakalar, araştırmalarla örgülenmiş kitapta beynimizin işleyişi ve çelişkileri üzerine bir keşfe çıkıyoruz.

images

Yine diğer bir tavsiye ise Virgina Woolf‘tan “A Room of One’s Own / Kendine Ait Bir Oda” oldu. Tam da erken bastıran soğuk ve yağışlı havaya rağmen girişmek üzere olduğum köyevi inşaası öncesinde benim için motivasyon kaynağı. Kitap, Woolf’un 1928 yılında Cambridge Üniversitesi kapılarını kadınlara yeni yeni açmakta iken kız öğrencilere hitaben yaptığı bir konuşma etrafında şekilleniyor. Yazar, “Bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır,” diyor. Kitap ve Woolf‘un üslubuna dair oldukça eskice bir New York Times eleştirisi de ilgi çekici.

Müzikle bitirelim, ruhumuz ritm tutsun! 🙂

Kitap tavsiyeleri için U. ve S.‘ye teşekkürlerimle.