ethnomapkayapo
2nd circle from the center reads: “house under the control of the less-socialized women”

Kendine izin vermekle başlıyor olmak.

Hayatımda ilk defa hiçbir şeye mecbur değilim. İşe belirli bir saatte gitmek, zorla iş üretmek, istemediğim insanlarla görüşmek, sosyalleşmek, anlamsız konuşmaları, monologları, başkalarının dertlerini, hayallerini, boş konuşmalarını dinlemek, canım istemediği halde bu konuşmaları diyaloğa çevirmek zorunda değilim.

Hayatımda ilk defa menstruasyon döngümde kimseyle konuşmak, patron, arkadaş, eş, sevgili vs. birisine hesap vermek, gülmek, gülümsemeye çalışmak, yattığım yerden kalkmak ve rol kesmek zorunda değilim.

Onun yerine tümüyle sessizim.

Hayatımda ilk defa yalnız kalmaya bu denli çok hasret çektiğimi yalnız kalabildikten sonra anladım. Yıllardır üzerime yağmur yağsın diye beklemişim meğer, ben bir çölmüşüm. Eski dostlardan biri bana bunun çok iyi geleceğini kaç zamandır fısıldıyordu da ben bir türlü harekete geçmiyordum. En sonunda yaşam alanımda orman kıyısına ilişmiş bir köyde uygun şartlar bir araya gelince bu yalnızlık demeyeceğim, tek başınalık hali derinleşmeye, genişlemeye, rahatlamaya, sakinleşmeye başladı. İçimin neşesi, gülümsemem, sükûn ve rahatlık güç topluyor.

Hayatımda ilk defa üzerimde ne içten ne dıştan hiçbir baskı, kontrol, otorite yok.

Hayatımda ilk defa hiçbir ideoloji yok.

Bedenim doğal akışında ayın döngüsünü takip ederken yeniay döneminde gelmeyeni, olmayanı, kalmayanı olduğu gibi bırakıyor.

Kızılderili kabilelerinin çoğunun geleneğinde “Ay Evi” ya da “Kızıl Çadır” olarak bilinen, kadınların bu döngüyü özellikle kendi içlerine dönerek yaşadığı, biraz olsun gündelik hayata ara verdiği, dinlenip yenilendiği özel alanlar bunlar. Modern hayatın koşturmacası içinde hepimizin hasretini çektiği, yalnızca bize ait olan o biricik özel alana kapanma özlemiyle yanıp tutuştuğumuz ama her şeyin, herkesin eteklerimizden çekiştirdiği, her seferinde o kendimizle baş başa kalma halini bir sonraki aya erteleyip durduğumuz bir kısır döngü değilse nedir âdet dönemi? Zaten tabu, kirli, püsür; sistem hijyenik ped reklamlarını burnumuzun dibine sokuyor. Bunu öyle bir yapıyor ki pedi kullanan kadınlara adeta bir perinin sihirli değneğiyle birisi dokunuveriyor! SimCity oynarken hani hile yamalarından bir tanesi vardır, enerjisini sömürdüğün karakteri bir anda hoooop diye makslayıverirsin, pedi kullanan kadının da enerjisi aynen öyle bir anda tavannn! 😉 Eh, haliyle epeyce kızıyor insan.

Hayatımda ilk defa bu döngüde sessiz kalma hakkına gerçekten sahip olduğum bir aralık yakaladım ve bunu yapabildiğim için farkediyorum ki önseziler, doğayı ve onun işaretlerini okumak, eşzamanlılık gibi alanlarda artan bir hassasiyet var. Beklenmedik haberler, telefon konuşmaları, yolda bir sansar görmek, eski bir mezarlıkta karaçamların altında orman toprağında açan sıklamenler, güz çiğdemleri, derken bir sansar daha görmek gibi tuhaf şeyler… Neresi tuhaf, bulunduğun ortamda doğal diyen otoriter zihnin neokortekste kurulduğu tahtından edilmesi an meselesi! (Bakınız önceki yazımda Incognito adlı kitapla ilgili kısım). Ava gidecek olsam yukarıda saydığım işaretleri okuyup avlayacağım hayvanın izini sürmekte işime yarayacak olsalar, yani işaretler işlevsellik kazansalar o zaman tuhaf değil normal olacak bu durum. Hayatın mütemadiyen işlevsellikle devam etmesi kadar doğaya aykırı bir durum daha yok herhalde. Tanrıya, robotlara, dev bilgisayarlara, matrikslere, şuna buna inanmaya ihtiyaçtan ötürü kutsal bir izlek içinde atılmayan her adım boşa atılmış bir adım. Yaratıcılık deyince nasılsa her şey yazıldı, çizildi, söylendi. Hani, sen kimsin ki yaratacaksın? Nesin sen? Uzayda bir noktacık. Çok doğru. Mağaraların duvarlarına resim çizenlerden beni ayıran hiçbir şey yok aslına bakarsanız. Bu blog ve içerdiği yazılar da bir nevi mağara resimleri. Bazen doğa yaratır, anlam ve işlevsellik pekala sonra gelebilir, hiç gelmeyebilir de. Avcı-toplayıcı* halimize bir öykünmem var, gizleyecek değilim. O anda olmanın keyfini, esnekliği ve gündelik yaşamın hakkını vermeyi kim istemez?

Daha önceki deneyimlerimde, rahatsız edici bir içsel bilgi bombardımanıyla afallayıp zaten zorlayıcı, kesinlikle gereksiz dış yaşam değişkenleriyle bu çılgın kimyasal hormon kokteyli arasında acayip şekilde bocalayan bedenim, düşüncelerimle duygularım her defasında tam anlamıyla zıt kutuplara çekilip amansız savaşlara tutuşurken huzur uzak. Bu durum her ay yıllarca böyle devam etti. Neredeyse kendimi bildim bileli. Tıp, sosyal medya, toplum, kısacası bütün dünya menstruasyon dönemini “tedavi edilmesi gereken” ya da “abartılan” bir süreç olarak ele aldığından biz kadınlar, “ben deli miyim?” diye sora sora en sonunda delirenlere benziyoruz biraz. Tek ihtiyacımız olan rahatsız edilmeyeceğimiz özel bir alan. Her türlü enerjimizi içe yöneltmek, odaklanmak, tıpkı kadim toplulukların kadınlarının gördüğü ölçülü bir saygıyı görmek özlemi içindeyiz. Bu dönemde hep asabiyiz ya? Aslında tahammülsüzlüğümüzün tek nedeni enerjimizi bunca içe döndürmek isterken hep dışa akıtmak zorunda kalmaktan. Gözümüz tam hedefte, türlü engel çıkıyor! Derken yine olmuyor, yine kaçırıyoruz o açılan güzelim yaratıcılık ve algı penceresini, pat diye gelip geçiveriyor, kapanıyor, bir sonraki aya kadar kendi iç hayvanımızla vedalaşıyoruz.

Kim bilir bugüne kadar neler neler kaçırdım kendimle ilgili?

Çünkü dinleyecek vaktim asla yoktu. İç sesim kakafoniden ibaretti, her zaman başımı belaya sokmama ramak kala bir çığlık atıverecek olurdu da ben yine de dinlemezdim.

Hayatımda ilk defa iç sesimi dinlemeye başladım.

Çünkü sessizim.

Hayatımda ilk defa en sonunda kendime “ev” oldum.

Bunca zaman sonra kendimde yuvaya döndüm.

Bütün sıfatları sildim. Geriye kalan ne varsa, iz bırakan, beni yalnızca daha akıllı, deneyimli ve kendim hakkında daha bilge yapabilir. Benim dışımda yaşayan herkes ve her şey uzmanlık alanım değil. Kimseyi anlamak ya da anlamlandırmak zorunda değilim. Kendi kendimin uzmanı olabilsem, biraz olsun kendimi anlasam daha ne isterim? İçimdeki uçurumların kapandığını, daha önce acıtan ne varsa artık bunların acıtmadığını, göğsümün rahatça iniş kalkışıyla kendi nefesimin akıcılığıyla hissediyorum. Hayatım tümüyle kendime ait. O kadar unutmuşum ki! Kimseye göre yaşanmayacağını, içimin vahşi kadınını aç bırakınca neler olacağını?! Unutmuşum. Hayat hatırlatınca yaşama daha bir dört elle yürekten sarıldığım bir hal bu… İçgüdüsel ve dış dünyayla olan bağlantısını en aza indirgemiş. Kendi kendine yeterliğin olası mükafatı yavaş yavaş farkına varılan, kişinin kendine itiraf etmekten kaçınacağı ama bu güdüsünü de kabul ettiği zaman beğenilme kaygısından giderek uzaklaşması. Böylece bir kez daha yazıya, bu bloğa ve okunmaya, okunurluğa, çıplak kalmaya, kırılganlığa ve kendim olmaya dair üzerimden koca bir otosansür yükünü daha atarak sonuna kadar kendi hikayemin izini sürmek üzere…

“Zamanı gelince bir Ay Evi’nde kızıl olmak istiyoruz biz. Lütfen rahatsız etmeyiniz!”

Not: U., E., B. & A., F., T. ve B.’ye destekleri, beni besleyip sarıp sarmaladıkları için sonsuz teşekkürlerimle. 🙂

*Toplayıcı ile buradaki kasıt foraging, yani ormanda dolaşarak doğada yenilebilir yabani besin, yiyecek arama sanatı diyebiliriz.

Bir iki ilginç okumalık..

Hızla yayılan bir trend, foraging

Cyrptoforestry

Agnes Denes – Hyperion – Manifesto, Mathematics in My Work & Other Essays

Sayfalar 10-11: What it Means to Plant a Forest?

Gregor Theelen – Shamanic Tree of Worlds