Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2015 Poster

Kısacası “yazmamak” için elimde her türlü malzeme var… Bir süredir bu blog türlü bahanelerle oldukça ölü gidiyor. Bilgisayar yerine bir kitabın sayfalarını hissetmek, onu arada kapatıp kenara koymak, sonra yeniden dayanamayıp açıp okumak doyasıya… Çok kitap satın almışım. Uzun zamandır zihnimi yenen ve ona şımarıklığını unutturan bir şeylerle karşılaşmıyordum. Filmlerde de zorlanıyorum giderek. Yaşla birlikte ukâlalık çıtası da yükselişte böylece! 😉 İstanbul seyahatlerimin en tatlı tarafı kitapçılara uğramak. Özellikle de Karaköy, Galata ve Bankalar Caddesi civarını mesken tutmamın ardındaki asıl neden meğer sahaflar, plakçılar ve kitapçılarmış! Başka bir nedeni daha var kendimden bile gizlediğim… Büyük şehirleri ve ülkeleri birbirine iyice düşman olmaya iten, sözde işbirliği fotoğraflarının perde arkasındaki husumet, buna karşın sokaktaki insanı birbirine daha çok yakınlaştıran, doymak bilmez savaşı ise daha çok silahla besleyen, acımasız bir dünya var dışarıda. Biz onu böylesine acımasız algıladıkça, silah tüccarları daha da zengin oluyor! Bir yerden sonra sanırım iktidar ve güç hırsı, onları elde eden için bu kez onları elden kaçırmamakla ilgili bir mücadeleye dönüşüveriyor. Bu girdabın sonu yok. Asıl sorun belli ki her ne konuda olursa olsun zirve mücadelesi verince o zirvenin bir inişi olduğunu dehşet içinde fark etmek, ne yaptığından ve onun sorumluluğunu taşımaktan çok zirve uğruna yaşamak! Siz ve ben gibi kendi halinde insanlar ise cebimizdeki birkaç kuruşla ruhumuzu, kalbimizi sakınmaya uğraşıyoruz, kitapçılara, parklara, bir ağaç altına sığınıyoruz, çoğunluğumuz sığınamıyoruz bile! Çünkü göçe zorlanıyoruz. Yerden yurttan aileden olanlarımız… Kimimiz ülke, kimimiz şehir, bazılarımız şehirdeki evinden dahi oluyor, hop bir bakmışsınız bir evden, mahalleden diğerine yollardasınız. Çeşit çeşit ruh var, bazısı bu durumda hafifler, kimisi iyice ağırlaşır. İhtiyaçlar türlü türlü. Bir yandan gündelik hayat devam ediyor, bize aldırmıyor, bir yandan hepimiz tek tek kendi alanlarımızda ufak kelebek etkileri yaratıyoruz, umarım ki daha iyiye ve güzele doğru. Mücadele istiyor, durduğun yerde durabilmek, inanmak, azıcık da inat, sonra akışa da bırakabilmek, her ne olursa olsun, yaşam hakkına ve yaşam alanına sahip çıkmak duygusuyla içimiz karışıyor. Peki paylaşmak varken savaşmak niye? Bazen, şarj olmaya bizim de ihtiyacımız var. Kalp ve zihnin pusulası kuzeyini adam akıllı şaşırıveriyor çünkü. Sonra ansızın zihnimizde dolaşan tilkiler ve kendimize uyguladığımız otosansürü hissediyoruz. Ankara, Beyrut, Paris… Yüzyıllar, binlerce yıldır süregelen savaş ve iktidar oyunları karşısında kimimizin ahlakı bozuk, çoğumuzun morali, bir hayat ve kısıtlı bir süre var bu gezegende geçireceğimiz, onda da ne yapsak ne etsek halleri… Herkesin cevabı kendine. Bu sorgulamalar herkes için eşit derecede var olmayabilir. Hatta çoğumuz düşünür bunalır ve pasif kalırız. Bazılarımız yaptığımız işlerde daha sürdürülebilir bir dünyayı düşler, gelecek nesillere güzellikleri koruduğumuz ve bunun mücadelesi ile yoğrulduğumuz iyi hayatların masalını fısıldamak isteriz. İlla ki silah satanlar varsa, doğanın yanında yer alanlar da var. Genelde sayısal dengeler ve etkililik endeksi birbiriyle orantısız haldeki gruplar bunlar; zeytinyağı ile su ne kadar birbirine karışmaz ise bu insanlar da o kadar uzaklar birbirlerine. İnsanın kendini hemencecik haklı çıkarıvermesi kolay. İşte çocuğum var, eğitim, gelir, şehir hayatının konforu, şu, bu… Say say bitmez. Oysa hayat vazgeçtikçe yolun tadını vermeye başlayabilir. Bu, kimimiz için böyle. Kekremsi gündelikçiliğimiz bir anda anlam kazanabilir, daha da mütevazi yaşamak… Bir stereo setin veremeyeceği denli muhteşem bir ses ve sessizlik deneyimini bir ormanın, çölün, denizin ortasında, bir dağın zirvesinde yakalamak mümkün. Gerçek hayatlar sürmenin herhangi bir iddiası yok aslında. Ama bolca cesarete ihtiyacı var. Cesaretle de bitmez ya, sebat etmeye, kendini rahat bırakmaya, hem kendine, hem yaşamına güvenmeye varana dek romantizm de ister. Gerçekçi romantizm mi desek? Yürekteki ateşin korunu canlı tutacak kadar duygu… Ama ne var ki rahat bırakmaz insanlar, kendi cesaret edemedikleri konusunda bizi de korkuturlar ki biz de yapamayalım, ya da yapmaya uğraştığımız çoğunluğa deli işi görünen işlerde mütemadiyen kazık yiyelim. Hatta başarabilenler başarmaya çalışanlara da çelme taksınlar ki bir tek onlar başarmış olsunlar. Başarmak deyince tüylerim diken diken oluyor… Gayet arabesk bir Schadenfreude oyunu! 😉 Batsın bu dünya! Eh, batmasın diyen bir grup insan da var! Ayağımıza kadar getirdiler, illere yaydılar, organize ettiler kotardılar, müthiş bir iş çıkardılar. Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 19-22 Kasım 2015 tarihleri arasında 20 ilde ücretsiz film gösterimleri ile farklı bir dünyanın mümkün olduğunu anlatmak, tartışmaya açmak istiyor. Katılmak ve izlemek istemez misiniz?