12191718_10153205628168240_6424561144213279118_n

Uzun mektuplardan muzdaribim. Çok keyif alıyorum onları yazmaktan. Her zaman özlediğim istediğim beni çok mutlu eden, her kelimesini özenli özensizlikle önce düşlediğim sonra kendimi yazma eylemine teslim ettiğim, zihnimi, yüreğimi, varoluşumun ıvırını zıvırını açtığım açabildiğim için çok çok şanslı hissettiğim… Ah, şu mektuplar! 😉 Bana göre en muhteşem edebi form. Gücünü samimiyetinden ve çekingenliğinden, yer yer cesur hatta biraz da cüretkâr oluşundan alır. Büyüsü bozulmazsa bir yaşam boyu süregelir hatta. Daha derin bir yoldaşlık biçimi var mıdır bilmem. İnsan öyle konuşamaz ne hikmetse. Öyle uzun ve içten de yazamaz, hele de karşılıklı olursa yazışmalar, keyif sonsuzluğa uzar. Birlikte susmak daha da fazlasını söyler o zaman yan yanayken… Basitlik ve gündelik hayatı konuşmak her şey olur çıkar. Ama ya mektuplar? Mektup, içinde özlemi, yuvayı, yolu, kaçışı, gizemi ve teslimiyeti aynı anda barındırır.

Talasana‘yı son dönemde ihmal edişim biraz da bu mektuplardan dolayı. Tabii başka iç hesaplaşmalar da olmadı değil bu sessizlikte. Kendi otosansürüme takıldım uzunca bir süre. Unuttum bu bloğun varlık sebebini. Burası, her ne kadar uzak ya da yakın coğrafyalarda doğrudan tanışıp karşılaştığım ya da hiç tanışmadığım kişilere sözcüklerimi taşısa sunsa da, aslında benim oyun bahçem. Bu bahçede hata yok; kesinlik ve dinginlik hiç yok! Burası özgür bir alan. Eğrisi doğrusu ile yargısız infazlardan uzak ve korunaklı bir köşe. Sizler, hatta ben, yeniden yeniden geçmiş yazılarıma geri döndükçe, kendi izimi bir kez daha sürdükçe kendimle bolca çelişkiye düştüğüme de şahit olabiliriz. Hatta ben, siz, bizler, artık başkayız, değişmişizdir. Ne kötülük var bunda? Deviniyoruz, dönüşüyoruz. Kendi iç savaşlarımız arada diniyor, huzur geliyor; sonra bazen yeniden başlıyor. Ah, halbuki bunları aşmamış mıydık biz? Bazen evet, bazen yeniden. Sorun yok…

Bu otosansür meselesini azıcık da patlamalı, acılı ve kıskanç terörizmle bağdaştırıyorum. Tuhaf gelecek belki ama büyük şehirden köye çekilmek ve giderek hızlanan umarsızlaşan vahşi kent hayatına biraz uzaktan baktıkça değişik fikirler geziniyor aklımda. Arada kendimi pohpohluyorum, ne saçma. Sonra bazen İstanbul’a yolculuk olunca fark ediyorum ki beni götüren getiren yürüten koşturan sabahları uyandıran sevdiğim insanlar. İnsan sıcağıdır bizi biz yapan. Eğer arada kıskançlık olmazsa… “Nasılsın, seni düşündüm, ne yapıyorsun,” diye soranlar. Benim de “nasılsın?” diye sorduklarım, özlediklerim. Hani her daim birbirinin burnunun dibinde değilsindir ama elin üzerindedir ya sevdiklerinin. Aile olmak biraz böyle bir şey belki. Sağlıklı ilişkilerin yürüdüğü aileler böyledir. Birbirini yoklarsın, bir şeye ihtiyaç var mı diye. Sonra ikinci cümle gelir. “Günün iyi geçti mi?” Gülümsersin haliyle. 🙂 Bu blog da ve burada yazılanlar da, bütün iç şeytanlarım, gölge benliğim, her şeyimle, mükemmel olmaya asla öykünmüyor, öykünmedi. Mükemmel yaşamanın peşinde olmadım ki hiç! Mükemmel yoganın, mükemmel ilişkilerin, sıkıcı hayatların yolunu hep yarım bıraktım, gitmedim.”Bak, ben arada böyle böyle düşünüyorum, senden ne haber, arada senin de böyle düşündüğün oluyor mu, nasılsın”, diye sohbet edip söyleşmelerle nefes alıp veriyor buradaki yazılar. Burası, yaşıyor; kendimi keşfederken, hop bir bakmışım ruhumun balığı elimden kayıvermiş, özgürlüğe doğru bir hamle yapmış da sulara bırakmış kendini, oltaların ucuna takılmadan yüzmek sevdasında… Otosansürle kendimizi kısıtlamak ne anlamsız şey. Birbirini kıskandığın için, ya da yağmalamak amacıyla bombalamak, havaya uçurmak, sürekli savaşmak…

Geçenlerde keçi sütünden yoğurt mayalıyorum, cam kavanozlarda hazırladım her şeyi, sonra havluya sardım onları, tam sobanın yakınına bir yere yerleştireceğim, durup dururken bir tanesi infilak etti. Yanlış okumadınız, termal şok nedeniyle olmuş bir şey değil, anlaşılan kavanozun birinde çoktan bir çatlak oluşmuş, yüzey gerilimini daha fazla kaldıramadı ve patladı. Sonrası kesif bir keçi sütü kokusu, bolca temizlik. 😉 Kırılmalar çatlaklarla oluşuyor insan ilişkilerinde. İşin özünde gıpta etmek ve kıskançlık var bana sorarsanız. Sonra sistemler, devletler, gözü açıklar faydalanıyorlar bu durumdan. Hepimiz hissediyoruz bunu. Böylece birbirimize gözümüz, sözümüz ve nazarımız değiyor. Birisinin mutluluğu bizim mutsuzluğumuz neredeyse. Yakalıyor musunuz kendinizi arada? Dürüst müsünüz? Yoksa gözünüzü kapatır geçer misiniz; kendi şeytanlarınızla Faustvari bir anlaşmanız mı var? Gerçekten, mutlu musunuz öyle? D.H. Lawrence‘ın Pornografi ve Müstehcenlik üzerine dokuz denemesinin derlendiği kitabı elimden düşüremiyorum bugünlerde… “Hepimiz bireyci, egoistiz, hepimiz özgürlüğümüze o kadar inanıyoruz ki onu hep en ön planda tutuyoruz; kendine çok yeterli ve sorgulanamaz olmak istiyoruz”, diyor arka kapağında. Tabii, burada bir parantez açmak gerekebilir. Bir de tembeller konusu var. Yan gelip yatanlar, başkasının üzerinden geçinmek isteyenler, ya da başkalarını ezerek onların emeğini sömürerek kazanç sağlamakta sorun görmeyenler… Kapa parantez.

Bağlayayım konuyu… Açılmışım, dağılmışım, eh, onca otosansürden sonra. 😉 Amin Maalouf‘un Arapların Gözünden Haçlı Seferleri‘ni de yeniden okuyorum. Dünya nimetlerini paylaşamayan iki farklı dini grup hakkında sözünü ciddiye almadığımız Müslümanların bakış açısıyla anlatıyor olanı biteni kitap. Kimin neyi başlattığının pek de bir önemi yok. Habil ile Kabil hikayesindeki iki kardeşin başına gelenlerin bir benzeri her şey. Bir taraf başlatır. Sonu gelmez. Hani kan davalarında olduğu gibi. Kavga etmek rahatlatır. Haklı olmak… Ateş etmek, en nihayetinde, ohhh, öldürdüm, öcümüz alındı demek. Bilemiyorum, nedendir, taş ve toprakta kardeşçe bir arada neden yaşanamaz. Bütün evlerde aynı vakitte bir sürü tencere kaynar tek tek. Anlamsızdır. Tek bir tencere, bir sürü kaşık ve bol kahkaha lazım bize. Tabii hepatit yayılmasın, ayrı konu! 😉 Yeterli ve sürdürülebilir yaşamak lazım. Kocaman bir çadır belki. Yan yana uyumak, her kimin neye ihtiyacı varsa onun yanında olmak. Basittir aslında yaşamak kıskançlık olmasa… Kıskançlık olunca mülksüzlük olmaz. Mülktür toprak, bağ, bahçe ve mülktense “ev” olmaz. Halbuki hayatı ödünç alsak? Suyu, toprağı, havayı, aşı, eşi, çocuğu, sevgiyi emanet görsek?

Geçen gün bir sunum izledim Trans Sibirya hakkında… Uçsuz bucaksız stepler, uzayan yol, gün doğumu, gün batımı ve arasında yayılan mutlak sessizlik. Motorla yolun sesi yalnızca… Hani neredeyse toplayıp tasımı tarağımı gideceğim. Bir trenin bağrına da teslim edebilirim kendimi her an; tren tıngır mıngır salına salına akarken rayların üzerindeki tıkırtısı anne rahmi kompartımanın rahatlığı. Ama biliyorsunuz, bu herhalde benim karmam birazcık, yani parmağınızı şıklatın benim içimdeki göçebe hemen kapının önünde sırt çantasıyla hazır bekleyiverir gelmenizi. İlk başta söylenir möylenir, yine mi yol der, mırın kırın eder, sonra unutuverir beş dakika önceki yakınmalarını, elinde fotoğraf makinası, çantasında kalemi günlüğü, birkaç da kitap… Sorumsuz yaşamanın sorumluluğu, özgürlüğün müthiş nefesi sarıverir benliği. O yüzden, yok, hayır, hanginizin nazarı değiyor bana, bize, kim nefret ediyor, kıskanıyor bizleri, hangi silah tüccarları huzurumuzu bozmak istiyor, her yere bomba yağıyor, istekli özgür seçimle değil zoraki göçlere zorlanıyoruz, her kim ki ekmeğini bölüşmüyor, kapısını kapatıyor yüreğinin ve bizi öksüz koyuyor sokakta, kırıp döküyor, ııı-ıııııııhhhhhh… Kalıyorum ben, köyde. Bu süreç nereye götürür, neler olur bilmiyorum ama şunu diyebilirim ki içtenlikle, ben, bir bahçe aldım, onu mülk edineyim diye değil, “ev” olsun diye sevdim. İçinde olacak doğacak hayata hayatlara açık ve yaşamı kutlasın diye. Bakalım… Onun için, bu blog, yazı, gönlüm yorulduğunda sırtımı Kaz Dağı’nın bağrına yaslamak, bir şeyi çok isterken ondan bir süreliğine vazgeçebilmek, beklemek, sabretmek, mektuplar yazmak, yalnızca olabilmek, yeri geldiğinde yalnız da olmak, sonra yine yeniden insan sıcağına katılmak, içinde erimek hayatın, ama özgürce, sansürsüz, her kim hakkımızda ne düşünür, ne hissederse hissetsin… Olur da siz de içinizde kıskançlığın ve öfkenin kötücül kırıntısına rastlarsanız, olur da benim buralara uğradığınızda “bakalım başarabildi mi?” diye niyetinizi gözdeki bakışlarınızla kaçırıverdiniz, ya da dedikodunun ve anlamsız zarar veren konuşmaların habercisi iseniz, yüreklere bir parça huzur ve sevgi dağıtmak yerine kasvet taşıyorsanız, ağzınızı açtığınızda sözcüklerinizin ne amaca hizmet ettiğini fark edemiyorsanız… Ben, farkına vardığımda kendimin, dünyam değişiyor; ben, değişiyorum, açılıyorum, kendi haklılığımın ve iddiamın inadından vazgeçtikçe, başkasına benim gözümün yüreğimin nazarı azalıyor. Ya siz? Size de öyle oluyor mu?

Not: Uzun mektuplar deyince… Ünlü feminist yazar Germaine Greer 2013’te bütün eserlerini, yazılarını, yayınlanmamış, ne varsa Melbourne Üniversitesi’ne yayın haklarıyla beraber sattı. Bu koca yazı arşivinin içinde Greer’in 1976 yılında Martin Amis’ye hitaben yazdığı 30 bin kelimelik bir mektup var. Bu mektup hiç gönderilmemiş, daha çok bir günce tadında, aşk, edebiyat ve siyaset, gündelik hayattan kareler var. Özel hayatın ihlali gibi konulara takıldığı için sanırım üniversite henüz bu mektubun da yer aldığı günceyi yayınlayamıyor. Haberin ayrıntısı The Guardian‘da…

Diğer yandan kim 30 bin kelimelik bir mektup yazar, aman tanrım, ölelim, kusalım, iğrenççç bakış açısıyla yazılmış bir de gayet kinayeli bir yazı daha… Greer, sen ne yaptın, daha başlarken aşkın katilisin diyenler de var. Stuart Heritage çok fena yazmış, çoook. Hele alttaki okuyucu yorumları ile yerin dibine geçebiliriz! Belki de çok kıskançlar canım?! Ya da herkes romantik değil. Kim bilir? 😉

Not: Niye yazdım bunu? Etten kemikten olduğum için. Çoğu zaman kızmamayı, alınmamayı, hatta bazen kıskanmamayı başaramadığım için. Kendime dürüst olmak için de bu notu ekliyorum. Bu duygular farkında olmadığım şeyler değil, tersine onları kabul ediyorum. Ondan sonra nasıl dönüşür, ne olur ayrı mesele. Önce var olduklarını inkar etmemekle işe başlamak istiyorum.